Doğru bilginin imkanı - (Aristo,hegel,Descartes)

» Doğru bilginin imkanı - (Aristo,hegel,Descartes)

Sponsorlu Bağlantılar

Tüm dijital fotoğraf makinesi fırsatları için tıklayın !

  Doğru bilginin imkanı

Varlık hakkında doğru bilgiye ulaşmanın müm-kün olmadığını savunan aşırı kuşkucuların karşısın-da, doğru bilgiye ulaşılabileceğini savunan filozoflar da vardır. Doğru bilginin mümkün olduğuna inandıkla-rı için bu filozofların bilgi konusundaki tavırları dog-matizm olarak ifade edilir. Bu görüşler şunlardır:
 
a. Rasyonalizm (Akılsalcılık)
Bilginin akla ve düşünceye dayandığını, akılda gerçekliğin bilgisini veren, önsel bilgiler bulunduğunu savunan akımdır. Yani insan aklı doğuştan bilgilere sahiptir. İşte doğru bilgi de bu doğuştan getirilen bil-gidir. Bunların doğrulukları duyusal algıda değil, dü-şüncede, akılda temellendirilmektedir.
Rasyonalist filozoflar, bilginin mükemmel örneği olarak matematiği görürler. Matematiğin bilgileri hem geçmiş, hem gelecek için geçerli olan bilgilerdir. Ma-tematiksel bilgi, herkes için doğru olan bilgidir. Bu nedenle onlar kişiden kişiye değişmeyen kesin doğru-lardır. Rasyonalist filozoflar arasında Sokrates, Pla-ton, Aristoteles, Farabi, Descartes ve Hegel sayılabi-lir.
 
 
(1) Sokrates (M.Ö 469-399)
Sokrates, insanın ahlaklı olabilmesini sağlayacak bilginin, ahlaki doğruların ve erdemlerin bilgisi oldu-ğunu söyler. Ona göre, bu erdemlerin bilgisi deney ya da tecrübe yoluyla sonradan kazanılmaz. Bu bilgi do-ğuştandır. İnsan aklı doğuştan bu bilgilere sahiptir. Ancak bu bilginin hatırlanması ve bilinç düzeyine çı-karılması gerekir.
Sokrates, bu bilginin açığa çıkartılması için do-ğurtma (maieutike=mayotik) ve tartışma yöntemini önerir. Bu yöntemin temelinde, disiplinli, sıkı bir dü-şünme ile doğrunun bulunabileceğine inanma vardır. Akılda, doğuştan gelen bilgiler var; bunlar herkes için ortak olan doğrulardır. Bunlar, sorup soruşturma ile tartışma ile açığa çıkarılabilir, bilinir bir hale getirilebi-lirler.
Tartışma boyunca Sokrates, yeni bir bilgi ver-mez, yalnızca soru sorar. Bununla da insanların ruh-larında bulunan, fakat onların kendilerinin tam olarak bilincinde olmadıkları doğruları gün ışığına çıkarmayı amaçlar.
 
(2) Platon (M.Ö 427-347)
Asıl adı Aristokles’tir. Sokrates’in öğrencisidir. Bilgi öğretisi varlık felsefesi temeline dayanır. Platon iki varlık alanı belirler: İdealar evreni ve Gölgeler (gö-rünüşler) evreni.
İdealar evreni, sürekli varolan, hiçbir zaman oluş halinde olmayan, cisimsel olmayan, uzayın ya da ci-simler dünyasının hiçbir yerinde bulunmayan, gerçek-ten varolan, asıl varlık alanıdır. Gölgeler evreni ise, hep oluş halinde olan, duyularla algılanan cisimler halinde, cisimler dünyasıdır.
10
Platon’a göre sürekli değişen, oluş halindeki ev-ren bilinemez. Çünkü değişen bir şeyi bilmek müm-kün olmaz. Bu yüzden gerçek bilgi ideaların bilgisidir. İdealar evreni, akıl bilgisinin konusudur. Dolayısıyla duyularla değil, akılla, düşünmeyle kavranırlar. İdea-ların bilgisi apriori, yani deneyden bağımsızdır.
Platon’a göre ruh ölümsüzdür. Birçok defalar yeryüzüne gelmiştir. Bu arada yeryüzünde ve öbür dünyada bulunan her şeyi görmüştür. Yeryüzünde her şey de birbirine bağlı olduğu için, ruh bunlardan birini görünce sürekli bir araştırma ile ötekilerini de bulabilir ve hatırlayabilir. Ruhta doğru tasavvurlar, önce bilinçsiz bir halde bulunurlar; bunlar ilkin, bir rü-ya gibi kımıldanırlar, uygun sorular ve araştırmalarla sonunda aydınlık bir bilgi haline gelirler. Buna göre: Öğrenmek, eskiden bilinmiş bir şeyi yeniden hatırla-maktan başka bir şey değildir.
 
 
(3) Aristoteles (M.Ö 384-322)
Aristo, doğru bilginin değişmez olanın bilgisi ol-duğunu savunur. Gerçek anlamda bilimsel bilginin, varlıkların nedenlerine ilişkin ispatlanmış bir bilgi ol-duğunu söyler.
Aristo’ya göre, varolan bir şeyle ilgili olarak ger-çek bilgiye sahip olabilmek için, onun varlığa gelişini sağlayan dört nedenin bilinmesi gerekir. Bu dört ne-den :
(a) Maddi neden : Varlığı meydana getiren maddenin ne olduğunun bilinmesidir.
(b) Formel neden : Varlığın şeklinin nasıl oldu-ğunun bilinmesidir.
(c) Fail neden : Varlığı, varlığa getirenin kim ol-duğunun bilinmesidir.
(d) Ereksel neden : Varlığın hangi amaç için meydana geldiğinin bilinmesidir.
Aristo, bununla varlıkla ilgili olarak tekil olanın bi-linmesini amaçlar : Şu insan, şu ağaç, gibi tek tek varlıklar.
 
(4) Farabi (870-950)
Farabi, akılda bir sezgi gücü bulunduğunu, insan zihninde doğuştan getirilen düşünceler olduğunu ka-bul eder. Ayrıca Farabi gerçek bilimsel bilginin zorun-lu akıl yürütmeyle elde edilebileceğini savunur.
Farabi, bilgi elde etmenin üç yolu olduğunu söy-ler. Bunlar: Duyu, akıl ve nazar. Duyu yoluyla dış dünyayı algılarız. Akıl ile kendi iç dünyamızda olup biteni, kendi zihin hallerimizi gözlemleriz. Nazar ise, insanın doğuştan sahip olduğu fikirlerdir.
Farabi’ye göre, insanın zihninde ayrıca sezgi adı verilen bir güç vardır. Sezgi, apaçık ve kesin bilgiye ulaşma aracıdır.
 
(5) Descartes (1596-1650)
 
Descartes, bilginin kaynağında, yalnızca aklın olduğunu ve insan zihninde doğuştan düşünceler bu-lunduğunu savunur. Matematiği yetkin bir bilgi örneği olarak görür.
Descartes, ilkin felsefede çıkış noktası olacak, matematikteki gibi doğruluğu apaçık bilgiye nasıl ula-şılabileceğini sorar. Gerçek, içinde açık seçik olarak bilinmiş bir nesne bulabilir miyiz? Gerçeklikteki obje-ler, matematikteki sayılar serisi gibi düşüncenin ya-ratmaları değildirler. Bunlar duyular aracılığıyla bili-nebilir, dolayısıyla bize bulanık ve karışık bir biçimde verilmişlerdir. Bu yüzden Descartes, sağlam bir nok-ta, güvenilir bir çıkış noktasını bulmak için işe başlar. Bu güvenilir çıkış noktası da şüphe yöntemidir. Ancak buradaki şüphe septiklerde olduğu gibi, doğru bilgiye ulaşılabileceğinden ilke olarak şüphe etmek değildir. Descartes’ın şüphesi bir yöntem şüphesidir, doğru bilgiye ulaşmada kullanılan bir araçtır, bir yoldur.
Descartes, bu şüphe yöntemini şöyle kullanır: Biz nesneleri duyularımızla biliriz. Ama duyularımız bizi ara sıra aldatırlar, ara sıra aldatınca da neden her zaman aldattıkları düşünülmesin. Bu yüzden du-yu verilerinden şüphe edilmelidir.Ancak şüphe etmek-le, şüphe etmekte olduğumdan ve şüphe eden ben’in varolduğunu bilirim. İşte bundan şüphe edemem. Bu, apaçık bir olgudur. Şüphe etme, bir çeşit düşünmedir ve ben düşünmenin varlığını apaçık olarak yaşayıp bilmekteyimdir. Buradan “Düşünüyorum öyleyse va-rım.” yargısına ulaşır.
Descartes’ın düşünme derken anladığı da bilinç-tir. Bu bilincimizi bilmemizdir, bilincimizin en sağlam bir varlık olduğu üzerine bizde bir bilinç bilgisi olma-sıdır. Varlık ile ilgili bütün güvenilir bilgilerimiz, bilincin kendi üzerine eğilmesinden doğmuştur. İşte Descar-tes’ın rasyonalizmi budur.
 
(6) Hegel (1770-1831)
Rasyonalizm, Hegel ile doruk noktasına ulaşmış-tır. Çünkü Ona göre insan, varlık hakkında duyuları hiç kullanmaksızın, yalnızca akıl yoluyla gerçek ve kesin bilgiye ulaşabilir. Buna göre Hegel, “Akla uygun olan gerçek, gerçek olan da akla uygundur.” sözüyle varlıkla düşünce arasındaki bağıntıyı açıklamıştır.
Bu yüzden Hegel’e göre temel bilim Mantıktır. Mantık bilimi ise, aklın yalnızca kendisinden türettiği kavramların ortaya konması, açıklanması ve gelişti-rilmesinden oluşur. Bütün, evren de mantığın kav-ramları yani genel belirlenimleri ve çerçevesi içinde oluşmuştur.
Ancak Hegel, aklın ve varlığın yasaları konusun-da, geleneksel mantık ilkelerini reddederek yeni bir-takım yasalar bulmuştur. Bu yasalara diyalektik yasa-lar adını verir. Ona göre her tür yaşamın ve hareketin temelinde değişme ve çelişme vardır, her şey karşıtı aracılığıyla gelişir. Hegel, bunu tez-antitez-sentez üç-lü bileşeni ile açıklar. Varlık kendini tez-antitez-sentez yoluyla açar. Bu açılımın sonunda varlık, Geist (Mut-lak Ruh) adını verdiği sonsuz varlığa ulaşır. Böylece Hegel’de ide (mutlak ruh) gelişim aşamasını tamam-lamış ve varlık dünyasını düşünsel olarak kavramış olur.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...