Felsefenin tarihi gelişimi - Akımlar - Tepkiler

» Felsefenin tarihi gelişimi - Akımlar - Tepkiler

Sponsorlu Bağlantılar

Tüm kadın giyim fırsatları için tıklayın !

17. Yüzyıl Felsefesi

17. yüzyıl felsefesi, Rönesans'ın etkisiyle ortaya çıkan gelişmelere dayanarak, Yeniçağ düşüncesinin temellerini atmak üzere ortaya çıkan felsefe eğilimidir. Rönesansın ortaya koyduğu düşünsel gelişmeleri ve belirsiz kavram içeriklerini kullanan 17. yüzyıl düşünürleri, felsefi formüllerini tam bir sağlamlık ve kesinlik içinde ortaya koyma arayışı içinde olmuşlar ve ortaya koydukları çalışmalarla sistematik felsefeyi yeni bir derinlikle temellendirmişlerdir. Aydınlanma çağı düşüncesinin ilkeleri ve temel kavramları büyük ölçüde 17. yüzyıl felsefesinde hazırlanmıştır.

Genel Özellikler

Rönesanstaki düşünce parçalılığı ve çeşitliliği bu dönemde belirli felsefe eğilimlerinde ve dünya görüşlerinde derli toplu ve bir örnek halde sistematikleştirilmeye yöneltilir.Descartes, Hobbes, Leibniz, Spinoza 17. yüzyıl felsefesinin en önemli isimleridir. Macit Gökberk, birlik ve kapalılığı dolayısıyla 17. yüzyıl felsefesinin antikçağ ya da rönesans felsefesine değil, ortaçağ felsefesine benzediğini söyler.Bu birlik ve kapalılık durumu sağlayan ise ortaçağdan tamamen farklı bir ilke, rasyonalizmdir.

17. yüzyılda rasyonalizmin kaynağında matematik ve fizik bulunmaktadır.Bu dönem belirleyici olmuş düşünürlerde matematik ve geometriye açık bir ilgi vardır. Kaydedilen gelişmelerle, doğanın da bir matematik formüllerle ya da kavramlarla anlaşılabileceği düşüncesine varılmıştır; doğa ile akıl, madde ile zihin arasında bir uygunluk fikrinden hareketle ünlü rasyonalizm düşüncesine ulaşılmıştır.

Genel bir eğilim olarak 17. felsefesinde rasyonalizm Kartezyen felsefe olarak adlandırılan eğilimi doğuracak, bu yönelim aydınlanma felsefesini derinden etkileyecektir. Düalist ya da monist rasyonalizm modelleri sözkonusudur bu yüzyılda, ancak felsefe tarihinin ana yöneliminde düalist argümanların belirli bir süre egemenliği sözkonusudur denilebilir. Descartes'ın ortaya attığı tartışmalar günümüze kadar sürüp gelmiştir, özellikle onun düalizmi şiddetli eleştiriler almıştır.

Doğabilimlerinde kaydedilen gelişmeler de, bu dönem felsefesinin gelişiminde belirleyici bir etki etmiştir.Bunlardan özellikle Kopernikus devrimi olarak adlandırılan gelişme, Giordano Bruno'nun evren tasarımı ve Galileo'nun ortaya koyduğu mekanikteki gelişmeleri anmak gerekir. Kopernikus tüm bir dünya görüşünü değiştirecek olan bir sistem geliştirmiştir. En temel sonucu, gerçeklik karşısında gören gözün yanılabililiğini açık bir şekilde ortaya koyması olmuştur. Güneş, ay ve yıldızların dünyanın etrafında döndükleri yanılsamasını düzeltmiştir. Böylece gerçek dünyayı değil algıladığımız dünyayı bildiğimize dair derin bir çıkarsamayı belirginleştirmiştir.

Bunun dışında genel bir eğilim olan ama özellikle Hıristiyan öğretide sistematik olarak bulunan evren modelinide geçersizleştirmiştir. İnsanmerkezcilik özellikle sorunlu bir hale gelmiştir. Böylece hem evrenin hem de doğanın hareketleri bir bütün niteliği kazanır. Galileo'nun kurduğu mekanik sistem ise, dönemin bilimsel gelişmelerinin bir başka evresidir. Süredurum yasası olarak adlandırlan yasa, bir hareketin karşı bir kuvvet olmadığı sürece itildiği doğrultuda düz bir şekilde gideceği önermesini ileri sürüyordu.Daha sonra buna Newton'un "genel çekim yasası" eklenecek ve doğanın yasalarının genel geçerliliği üzerinden evrenin ve doğanın birliği düşüncesi kesinleştirilecektir.

Bu gelişmelerin öğretileri değiştirmesi ve belirgin bir şekilde bilgi teorilerinde değişikliklere götürmesi kaçınılmaz olmuştur. 17. yüzyıl felsefelerinde bu gelişmelerin etkilerini ve yeni epistemolojik katkıları görmek mümkündür. Daha sonra da bu etki devam edecek, aydınlanma düşüncesinde ve modern felsefelerde belirleyici bir rol oynayacaktır. Mateksel bilimlerin ve doğabilimlerinin bu kesin gelişmeleri, 17. yüzyıl filozoflarına doğanın matematiksel olarak kanıtlanabilir olduğu düşüncesini vermenin yanı sıra rasyonalizmi de vermiştir. 17. yüzyıl felsefesini genel olarak bıçakla keser gibi kesintilerle tarihsel dönemlere ayırmak, öteki dönemlere yapılamadığı gibi kolay değildir. Bir bakıma Francis Bacon'ı ve John Locke'ı da bu döneme ait görenler vardır. Yine de, 17. yüzyıl felsefesini belirlemiş ve daha sonraki felsefi gelişmelere doğrudan yön vermiş belli başlı (daha az etkili ve tanınmış ve fakat düşüncenin gelişiminde önemli olan başka pek çok düşünürler de olmakla birlikte) filozofları şu şekilde kısaca belirtmek ve değerlendirmek mümkündür.

Descartes

Descartes modern düşüncede rasyonalizmin yalnızca babası sayılmamakta, bizzat modern düşüncenin kurucu isimlerinden birisi olarak değerlendirilmektedir. Modern zamanların ilk büyük sistemli düşünürü Descartes'dir ve bu nedenle bütün modern felsefi tartışmalar bir anlamda ona dönmektedir. Rönesansın bilimsel ve düşünsel gelişmeleri onun çalışmalarında sistemli bir bütünlük haline getirilmiş ve felsefe alanına taşınmıştır. Felsefeyi yöntem, bilgi ve düşünce konularında önemli sorularla geliştirmiştir. 17.yüzyıl felsefesinin çercevesini ve niteliğini doğrudan belirleyen Descartes'dir. Descartes şüphe ile işe başlar ve şüphe edilemeyecek bir noktaya varmak üzere hareket eder.Analiz ve sentez onun yönteminin başlıca ögeleridir. Şüphe ile işe başlayan Descartes, artık şüphe edilemeyecek son noktaya kadar ilerler, bu noktada apaçık bir doğruya ulaşacaktır:Düşünce. Cogito ergo sum (düşünüyorum o halde varım) noktasına ulaşan Descartes bunun şüphe edilemeycek bir bilgi olarak belirler. Bu sağlam noktadan hareketle, bütün varoluşun ve gerçekliğin açıklamasına yönelinebilecektir. Varlık hakkındaki bütün kesin bilgilerimiz, bu bilincin kendi üzerine eğilmesinden, yani düşüncenin şüphe yöntemiyle kendinde bulduğu şüphe edilemez dayanak noktasından hareketle ortaya konulabilecektir. Açık ve seçik öncüllerden, bütün öteki bilgileri üretebilir ve temelendirebiliriz. Böylece her türlü bilginin başlangıç noktası düşünce ya da bilinçtekiler olarak belirlenmiş olur, ki Descartesci rasyonalizmin en kısa ifadesi budur.

Pascal

Yazar, matematikçi ve filozof özelliklerini bir arada barındıran önemli düşünürlerden birisidir. Jansenistler arasında yetişmiş, Descartes gibi rasyonalist düşüncenin temel ilkelerine ve matematiksel yönteme bağlı kalmıştır. Çok erken yaşta ölen Blaise Pascal, ana yapıtı "Din Hakkında Düşünceler" kitabıdır. Kartezyen felsefeden etkilenmiş ve benimsemiş olmakla birlikte, Pascal'da derin bir din duygusu vardır. Bu duyguyla onun rasyonalist felsefenin çercevesinin dışına çıktığını, mistisizme varan bir yön izlediğini söylemek gerekir. Descartes felsefesinde, özellikle töz ve bilgi anlayışında mistisiszme varan bir yol sözkonusudur; dünyayı ve beni bilmek mutlak ve sonsuz töz olan Tanrı'yı bilmek olarak belirlenince, buradan mistisiszme varacak bir yol bulmanın olanağı sözkonusudur. Malebranche ve Spinoza'da aynı yoldan başka şekillerde bir tür mistisiszme varacaklardır. Akıl kendi çerçevesi içinde bulunan her şeyi açık ve seçik olarak ortaya koyabilir, ancak kendi sınırlarına geldiğinde ötesini kavrayamaz, "sonsuz varlık" akıl için kavranamaz olarak kalacaktır. İnsan, özü itibariyle nasıl bir varlık olduğunu açıklayamaz, bunu ancak Pascal'a göre içimize, gönlümüze yönelerek başarmak mümkündür. Çünkü, insan sonsuzluk ile hiçlik arasında bulunan bir varlıktır. Hayatın ve varoluşun gerçek bilmecelerine akıl ya da bilim kendi başına yanıt veremez. Bu bakımdan insan, akılla kavranamayacak kanıtları olan gönül bilgisini de dikkate almalı ve ona kulak vermelidir. Bir rasyonalist olmakla birlikte Pascal, akla sınır çizmektedir ve duygu, gönül ve sezgiyi devreye sokmaktadır. Bazı adamlar var ki bilimle ilerlemeye calışır o adamlar benimle ilerleyemez.

Pierre Bayle

Bayle, 17. yüzyıl felsefesinin şüpheci düşünürlerindendir. Akla yönelik şüpheyi derinleştirmiş ve sistematik bir septisizme varmıştır. Din ile bilim'in uzlaştırılamazlığı fikrinden hareket etmiştir, dinsel dogmalarla aklın bilgileri arasında bir uzlaşma sağlanamayacağını öne sürmüştür. Dolayısıyla -Pascal ile aynı şekilde- her şeyin akıl ile aydınlatılabileceğine inanmaz. Çifte doğruluk önermesini ileri sürer; aklın doğruları ve inancın doğruları. Bayledan, hem de matematik aksiyomların kesinliğinden şüphe eder. Ona göre bilginin hiç bir yerinde şüpheyi sona erdirecek bir kesinlik sözkonusu olamaz.

Hobbes

Hobbes, 17. yüzyıl felsefecilerinin önemli isimlerinden biridir ve Descartes felsefesinden önemli ölçüde etkilenmiş olmasının yanı sıra, bu felsefeye karşı gelen ilk filozoflardan da birisidir. Hobbes doğalcı (natüralist) denilen felsefi düşüncenin önemli temsilcilerinden biridir ve bu temelde Descartes'ın idealizmine karşı gelmiştir. Daha sonra iyice sistemleşecek olan empirizmin ilk temellerini oluşturmuştur. Dönemin etkili matematiksel fizik yöntemini reddetmeyen, ancak her tür idealist, dinsel ya da aşkınsal düşünceleri yadsıyan bir tür deneyci görüşü geliştirmiştir. Siyaset felsefesinde etkili olmuştur. Hobbes, her tür olayı doğal nedenlere bağlar ve bu yönde bir felsefe kurar. Buna göre tanrı ve ruhsal olan her şey de doğal bir nedendir ya da nedenlere bağlıdır. Buna bağlı olarak istenç özgürlüğü gibi bir kavramı Hobbes kabul etmez. Bütün bunlar önyargılardır. Bütün nedenler doğaldır, yani cisimsel/ maddi niteliktedirler. Bilginin olanaklılığı üzerine çözümlemelerinde Hobbes addıcılığa ve duyumculuğa varır. Duyu verileri ona göre özneldirler, ancak duyumsayan bilinç yine de cisimseldir. Descartesci felsefede görülen töz kavramını değerlendiren Hobbes'a göre töz, doğal bir şeydir, ancak cisimsel bir şey olarak ele alınabilir. Dolayısıyla Hobbes hem siyasal felsefesini (özellikle de ünlü devlet öğretisini) hem de ahlak felsefesini bu yönde bir doğalcı görüşle temellendirir. Bilimin görevi görünenden hareketle bize asıl nedenleri vermektir. Daha sonraları gelişecek olan sistemli materyalizm de önemli öncüllerini Hobbes'ta bulur.

Nicola Malebranche

Malebranche, 17. yüzyıl felsefesinde, Descartes'ten sonra Fransa'daki en büyük filozoflardan birisi olarak kabul edilir. Bu yüzyıl filozoflarının genelinde olduğu gibi Malebranche'nin felsefi çıkış noktası da Descartes felsefesinde temelendirilen töz kavramı olmuştur. [[Occasionalizm olarak adlandılan Descartesci felsefe eğilimini en son mantıksal sınırlarına kadar götürmüştür. Malebranche, maddi ile ruhsal olanı birbirinden ayırır ve bunları birbirleriyle ilişkili kılanın Tanrı olduğunu söyler. Ayrıca her türlü etkinliğin temel nedeni sonsuz töz, yani Tanrı'dır. Gerçek bir felsefe bu tek nedenin geçerliliğini kabul eder ve buna göre çalışır. Buna göre insan bilgisi ne öznenin kendisiyle ilgilidir ne de nesnenin kendisiyle, doğrudan bilgiyi ruha yerleştiren Tanrı'dır. Bilginin temeli bu bakımdan kendi bilincimizi yani Tanrı'yı bilmektir. Açık ve seçik olan yegane tasarım Tanrı'dır ve dolayısıyla kendi varoluşumuzu açık ve seçik olarak bilmemiz, kendimizi sonsuz tözün bir parçası olarak bilmemizden ileri gelir. Böylece her tür bilgi Tanrı'nın bizdeki/içimizdeki ışığı olarak açıklanabilir. Malebranche'nin metafizik görüşü, hem bilgi teorisini hem de etik anlayışını temellendirir. Bu etik anlayışına göre, her tür istemimizin sonul ereği Tanrı'dır. İstemlerimiz (doğru ve yerinde olan istemlerimiz) tanrı sevgisinin bir parçasıdır. Mutluluk ve erdem bu dünyayı unutmak ve sonsuz tözü bulmak ve bilmek istemektir. Descartes felsefesinin yanı sıra Malebranche'de Augustinus etkisi görmek mümkündür. Tanrı bilgisi ile insan bilgisinin bir tür kaynaştırımı olan bu düşüncelerde, hem rasyonalizme hem de mistisizme varmak mümkündür. Malebranche iki yolu da birleştirerek bir senteze ulaşmaya çalışır.

Leibniz

Leibniz, Kartezyen felsefenin ilginç, bir anlamda Spinoza'nın felsefesinin karşıtı sayılabilecek bir felsefe geliştirmiş olan filozofu olarak kabul edilmektedir. Çok yanlı ve çoklu bir felsefe öğretisi geliştirdiği bilinmektedir. Matematiksel ve organik doğa görüşlerini birarada kullanmıştır ve bu yaklaşımıyla descartes ve Spinoza'dan ayrılmıştır. Modern Alman felsefesinin ilk büyük kurucu düşürlerinden biri sayılmaktadır. Diğer rasyonalistler gibi Laibniz'de de matematik merkezi bir öneme sahiptir; matematiksel yöntemle gerçeğe ulaşmada başarılı olabilir ve bilgi ortaya koyabiliriz. Buna göre duyusal bilgiler tam olmayan bilgilerdir, rasyonel olan yoldan geçmedikce bu bilgi tamamlanayamacaktır. Eğer bütün bilgilerimiz matematiksel bir açık ve seçiklikle cözümlenebilseydi, bilgimiz o zaman gerçeklikle tam bir uygunluk içinde olurdu. Evrensel matematik, Leibniz için, bütün bilgilerimizin matekmatik önermeleri gibi kavranılabilmesi olanağıdır; bu olanak Leibniz'in bilgi konusundaki idealini göstermektedir. hem eldeki bilgilerin kanıtlanması hem de yeni bilgilerin bulunması bu idalin hedefidir. Leibniz bu noktada ve özellikle doğruluk sorunu bağlamında Lockecu anlayış ile karşıtlık halindedir. Kısmen empirizmin ögelerini sürdüren Leibniz klasik empisist görüşten ayrılarak rasyonalizme yönelim gösterir felsefesinde; duyu verilerinin önemini Leibniz yadsımaz, ancak duyusal verilerin zihin ya da akıl sayesinde bilgiye dönüştüklerini belirtir. Bunu şu şekilde belirtmek mümkündür: Duyulardan geçmemiş hic bir şey (anlıkta) zihinde bulunmaz, anlığın/zihnin kendisinden başka. Deneye diğer rasyonalistlerde görülmeyen şekilde değer veren Leibniz, a priori bilgilerin varlığını kesin bir şekilde öne sürecektir. Bir anlamda onun deney ile akılı birleştirmeye yömnelik bir teori kurmaya çalıştığını söylemek gerekir. Töz konusu da Leibniz felsefesinin önemli bir bölümüdür. Leibniz tözü diğerlerinden farklı ele alır; ona göre töz, etkin kuvvetten ibarettir. Monizme karşılık Leibniz'in tözcülüğü çoklu bir nitelik arz eder, ona göre tözler sonsuz sayıdadır, her biri artık bölünemez olan birimlerdir Leibniz'in töz olarak adlandırdığı şeyler.Bunlara monadLar demektedir Leibniz. Her monad everenin bir parçasıdır ve evreni kendinde taşır, bireysel ile evrensel arasında bir tür bağlantı vardır. Buna göre her monad, çokluk içinde birlik olarak görülür. Monad öğretisi Leibniz felsefesinin bilgi, insan, doğa ve ahlak vb. konularındaki yaklaşımının temelidir. Yaşadığımız dünya, mümkün dünyaların en iyisidir. Mükemmel olmayışı bir metafizik kötülüktür, ancak bununla birlikte, başka türlüsü mümkün olmadığından en iyi dünya da yaşamaktayızdır. Leibniz'in iyimser felsefesinin dayanağı bu önermede bulunmaktadır.

Spinoza

Spinoza'da Descartes felsefesinin özgün izleyicilerinden biri olmuştur. Malebranche gibi onun da rasyonalizmi ve mistisizmi birlestirmeye yönelik bir çabası olduğu bilinmektedir. Spinoza'nin temel ilkesi "Tanrı sevgisi" olarak belirtiği şeydir. Rasyonalizm bu sevgiye giden yolda kullanılan bir yöntem ve teorik araçtır. Bu bakımdan Spinozacı felsefenin tam bir panteizm olarak görülmesi sözkonusu olmuştur. Ona göre varoluş Tanrı ile doludur, yani evren bizzat Tanrı'nın kendisidir (Malebranche farklı olarak evreni tanrı'da bulmaktaydı). Tanrı ya da Doğa Spinoza felsefesinde aynı anlamda bulunmaktadır ve burada temel olan Spinoza'nın "tanrı'yı bilmek" şeklinde ifade ettiği şeyi gerçekleştirmektir. Tanrı mutlak tözdür, yani kendisinden başka bir nedene dayanmayana bir nedendir ve varolan her şeyi kendi özünden üretmiştir. Dolayısıyla nesnelerin bütün ideleri de Tanrı'nın kendisinde mevcuttur. Burada nesne ile bilgi, gerçeklik ile kavram bir bütünlük haline getirilmiş olur. Aynı şekilde mantıksal neden ile gerçek/maddi neden de birleştirilmiş olnur. Böylece Tanrı'nın kendi varlığı varolan her şeyin nedeni ve kaynağı olduğu gibi, Tanrı fikri de her tür bilginin kaynağı ve temeli olarak alınmalıdır. Buna bağlı olarak Spinozacı etik, insanın kendisini Tanrı sevgisine ya da bilgisine yönlendirdiği, kendisini belirleyen temel yasaya ya da zorunluluğa uyması gerektiğini söyleyen bir etik olarak belirir.

18. Yüzyıl (Aydınlanma) Felsefesi

Aydınlanma Çağı olarak adlandırılan tarihsel dönem, Aydınlanma felsefesinin 18. yüzyılda doğup benimsenmeye başladığı dönemdir. Batı toplumunda 17. ve 18. yüzyıllarda gelişen ve akılcı düşünceyi eski, geleneksel, değişmez kabul edilen varsayımlardan, önyargılardan ve ideolojilerden özgürleştirmeyi ve yeni bilgiye yönelik kabulü geliştirmeyi amaçlayan düşünsel gelişimi kapsayan dönemi tanımlar.

Aydınlanmaya yol açan başlıca düşünsel gelişmeler Rönesans ve Reform hareketleridir. Aydınlanmanın ilk temsilcileri olarak genellikle Rene Descartes ve Gottfried Wilhelm Leibniz kabul edilir. Almanya'da Johann Gottfried Herder, Immanuel Kant, Christian Wolff; Fransa'da Denis Diderot, Claude Adrien Helvétius, Montesquieu, Jean-Jacques Rousseau, Voltaire; Büyük Britanya'da David Hume, John Locke ve Thomas Paine Aydınlanma çağının en önemli temsilcileridir.

Genel Çerçeve

Aydınlanma felsefesi ya da 18. yüzyıl felsefeleri genel olarak insanın kendi yaşamını düzenlemesini yeniden gündeme almış, hem düşüncenin hem toplumsal yaşamın köklü değişimlere uğrayacağı bir sürecin fikirsel/felsefi başlatıcısı olmuştur. Bu yüzyılın sonlarına doğru meydana gelen Fransız devrimi (1789), ve ardından gerçekleşen modernleşme süreçleri, düşünsel anlamda etkilerini ve kaynaklarını aydınlanma felsefesinde bulmaktadır. 

Din ya da Tanrı merkezli toplumsal yapının ve düzenlemelerin yerini bu süreçte akıl merkezli toplumsal düzenlemeler arayışı alır. Geniş ve genel anlamıyla aydınlanma, ortaçağ'da hüküm süren dünya görüşüne karşı yeni bir dünya görüşünün ortaya çıkması ve temelendirilmesi olarak belirtilir. Bu yüzyıl yeni bir ideal ile tarih sahnesinde yer alır; bu ideale göre, aklın aydınlattığı kesin doğrulara ve bilginin ilerlemesine dayanan entelektüel bir kültür egemen olmalıdır ve bu kültür sonsuz bir şekilde ilerlemelidir. Böylece ilerleme ideali, insanın geleneğin köleliğinden kurtularak sürekli mutluluk ve özgürlük yolunda gelişeceği düşüncesine dayandırılır. Aydınlanma felsefesinin kaynağı Rönesans felsefesi ve özellikle de 17. yüzyıl felsefesinin ortaya koyduğu ilkelerdir. Rönesanstan itibaren düşüncenin tarihsel otoritelerden kurtulması, bilgi ve yaşam hakkında akla ve deneyime dayanmaya başlaması sözkonusudur. 17. yüzyıl da bu gelişmeler sistemleştirilip temel ilkelere dönüştürülmeye başlanmış, rasyonalizmin belirginleştiği bu yüzyılda aydınlanma felsefesinin düşünsel temelleri bir anlamda hazırlanmıştır. Sekülerleşme aydınlanma felsefesinin ve genel anlamda aydınlanmacılığın her tür girişiminde temel olmuş olan bir yönelimdir.

18. yüzyıl felsefesinde bir yanda rasyonalizmin öte yandan empirizmin güçlenmesi ve bunlardan meydana gelen teorik sorunların yeni bir takım sentezlerle aşılmaya çalışılması sözkonu olacaktır. Aydınlanma çağı, aklın ışığında felsefenin de yepyeni bir etkileyicilikle ortaya çıkışına, yaygınlaşmasına, yeni sentezlerle sistematikleştirilmesine etki etmiştir. Bu bakımdan bu yüzyıla "felsefe yüzyılı" denmesi de söz konusudur.

Aydınlanma

Aydınlanma Çağı, akıl'ı kurucu ilke olarak benimseyerek, tüm toplumsal yaşamın ve düşünüşün buna göre şekillendirilmesine yönelinen dönemdir. Kant, aydınlanmacılığı, "aklı kullanma cesareti" olarak tanımlandığında, genel olarak Aydınlanma Çağı'nın felsefesini vermektedir. 18. yüzyılda Avrupa'da ortaya çıkıp gelişmiş ve "aydınlanma" fikriyle yaygınlaşmıştır.
Kant, aydınlanma düşüncesinin kurucu ilkesi olan akıl konusunda şöyle der:

"Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır Sapere Aude! Aklını kendin kullanmak cesaretini göster! Sözü şimdi Aydınlanmanın parolası olmaktadır." —Immanuel Kant

Aydınlanma çağının ana fikri, akıl aracılığıyla doğru bilgilere ulaşılabileceği ve bu doğru bilgi ile de toplumsal yaşamın düzenlenebileceğidir. Öte yandan bilim alanındaki önemli gelişmeler de aydınlanma çağına öncülük eder ve bu çağda ayrıca çok yoğun yeni bilimsel gelişmeler kaydedilir. Daha 15.yüzyıldan itibaren meydana gelmeye başlayan yeni keşifler ve icatlar bu süreci hazırlamış, bunun sonunda da "karanlık çağ" olarak değerlendirilen Orta Çağ'ın sonuna gelinmiştir. Deney ve gözlem, aklın uygulama araçları olarak bu dönemde bilimsel yöntemim ilkeleri biçiminde ortaya çıkmış ve doğa bilimlerinde önemli gelişmelere kaynaklık etmiştir.

Dinde meydana gelen yenileşme hareketleri de, dinsel düşüncenin giderek geriletilmesi ve Aydınlanmacılıkla birlikte kuruculuk ve egemenlik gücünü kaybetmesiyle sonuçlanmıştır. Rönesans ve reformlarla başlayan bu gelişmeler, aydınlanmacılıkla doruğuna varmış ve buradan itibaren Modernite denilen sürecin oluşumunu hazırlamıştır. Bu sürec aydınlamacılıkta ifadesini bulan köklü bir zihin değişikliği anlamına gelmektedir.

Newton ve Kopernik ile tüm bir evren-dünya kavrayışı değişime uğramış, Descartes ve Kant gibi isimlerle bu değişen zihniyetin felsefi düşüncesi geliştirilmiştir. Avrupa'daki endüstri devrimleri de bu sürecin maddi temelini oluşturmaktadır. Yeni ve bambaşka toplumsal ve ekonomik ilişkiler icerisinde yaşamaya başlayan insanlar, ortaya çıkan yeni düşünce biçimleriyle dünyaya bambaşka gözlerle bakmaya başlamışlardır. Bunun sonucunda modern yaşamın temellleri atılmıştır. 1789 Fransız ihtilalinin temelinde, Fransız aydınlanmacılığının belirleyici bir etkisi vardır.

Doğuşunda ve Gelişmesinde Belirleyici Bazı İsimler



  • George Berkeley
  • Claude Adrien Helvétius
  • Jean le Rond d'Alembert
  • David Hume
  • René Descartes
  • Denis Diderot
  • Etienne Bonno de Condillac
  • Francis Bacon
  • Galileo
  • Gotthold Ephraim Lessing
  • Gottfried Leibniz
  • Immanuel Kant
  • Jean-Jacques Rousseau
  • John Locke
  • Julian Offray de Lamettrie
  • Kopernik
  • Laplace
  • Lois Rene de Caradeux de la Chalotais
  • Montesquieu
  • Newton
  • Spinoza
  • Thomas Hobbes
  • Voltaire

19. Yüzyıl Felsefesi

Genel Bakış

19. yüzyıl felsefesi öncelikli olarak Alman felsefesinde romantizmin ve idealizmin zirveye ulaştığı bir dönemdir. Aynı şekilde materyalizmin de yeni bir derinlik kazandığı ve öne çıktığı görülür. Fransız felsefesinde bir yanda Charles Fourrier, Pierre-Joseph Proudhon, Claude Henri de Saint-Simon gibi reformcu düşünürler; öte yanda da August Comte ile pozitivizmin belirginleştiği görülür. Tarihçi Tocqueville ile sosyolog ve düşünür olan Emile Durkheim'ı da buraya eklemek gerekir.

19. yüzyılın genel olarak bir tarih yüzyılı olduğu belirtilir, bunun anlamı hem tarih bilincinin gelişmesi hem de düşüncenin ve felsefenin tarih ile birlikte ele alınıp değerlendirilmesi eğiliminin kuramsal br nitelik kazanmaya başlamasıdır. Böylece felsefenin içinde siyasal teoriler ve sosyoloji gibi bir disiplin çıkmıştır. 19. yüzyılın genel hatlarıyla Almanya'da idealist felsefenin, Fransa'da sosyalist düşüncenin, İngiltere'de iktisat teorisinin gelişip güçlendiği zamanlar olarak belirtilmesi yanlış olmaz. Felsefede romantik düşünce, idealizm, materyalizm, realizm, rasyonalizm, tarihselcilik, pozitivizm bu yüzyılda kendini gösterir.

19. yüzyıl tarihsel bakımdan siyasal ideolojilerin öne çıktığı bir dönem olarak ortaya çıkmıştır. Sosyalist düşünce ve onun felsefi kökleri bu dönemde belirginlik kazanmış, öte yandan Liberalizm ve onun felsefi kökleri belirginleşmiştir. 18. yüzyıl aydınlanmacılığının felsefi konumlanışı devam ettirilmekle birlikte, aydınlanmacı felsefi kavramlara belirli bir ölçüde kuşkuyla bakan bir yönelim olarak şekillendiği söylenebilir. Fransız Devrimi'nin sonrasında ortaya çıkan hayal kırıklıklarının etkisi 19. yüzyıl felsefelerinde görülür.

19. yüzyıl felsefesinde bazı önemli filozoflar:


  • Gotthold Ephraim Lessing
  • Johann Gottfried von Herder
  • Jeremy Bentham
  • Johnn Gottlieb Fichte
  • Friedrich Schiller
  • Mary Wollstonecraft
  • Jean-Jacques Rousseau
  • Anne Louise Germaine Necker, Baronne de Staël-Holstein
  • Bernard Bolzano
  • Hegel
  • Feuerbach
  • Mihail Bakunin
  • Marx
  • Friedrich Engels
  • Wilhelm von Humboldt
  • Arthur Schopenhauer
  • Herbert Spencer
  • Proudhon
  • St.Simon
  • Alexander Herzen
  • John Stuart Mill
  • August Comte
  • Friedrich Ernst Daniel Schleiermacher
  • Johann Friedrich Herbart
  • Friedrich Wilhelm Nietzsche
  • Dilthey
  • Henri Bergson
  • William James
  • Emile Durkheim
  • Spencer
  • Friedrich Schelling
  • Kierkegaard
  • Peter Kropotkin
  • Charles Darwin
  • Sigmund Freud
  • Fyodor Dostoyevski
  • Thomas Hill Green
  • Franz Brentano
  • Ernst Mach
  • Charles Sanders Peirce
  • William James
  • John Dewey
  • Georg F.L.P. Cantor
  • Francis Herbert Bradley
  • Bernard Bosanquet
  • Hans Vaihinger
  • Josiah Royce
  • Edmund Husserl
  • Charlotte Perkins Gilman
  • Lou Andreas Salomé
  • Alfred North Whitehead
  • George Santayana
  • John Ellis McTaggart

Önemli Akımlar


  • İdealizm
  • Pozitivizm
  • Materyalizm
  • Yeni-Kantcılık
  • Yeni-Hegelcilik
  • Pragmatizm
  • Yaşam Felsefesi
  • Yorumsamacılık

Romantizm

Romantik düşünce aydınlanmacı ideallerin ve onların dayanağı olan kuramsal konumların ilk eleştirisini ortaya koyan düşünce biçimidir.Büyük ölçüde Kant felsefesinden kaynaklanır.Doğa ve doğallaşma romantik düşüncenin temel önermeleridir.Romantizm farklı yerlerde farklı konumlarda ortaya çıkar.Ingiltere'de daha çok bir estetik teorisi ve pratigi olarak, Fransa'da bir sosyal tepki ve yeni bir toplumsal sözleşme arayışı olarak, Almanya'da bir felsefe ve düşünce hareketi olarak yer bulur kendisine.Insan kavrayışı noktasinda aydınlamacıktan temel olarak ayrılır. İnsan her zaman belirli bir gelenek, bir kültür ve bir yaşama biçimi içine doğar;doğarken elebette tüm doğal varlıklar gibi çıplaktır, sonradan giyinir ve bu giyinme ile insanlaşır.İnsanlaşma bu anlamda insanın kendi doğasına yabancılaşması, doğal bir varlık olmaktan uzaklaşıp yapaylaşmasıdır.Romantik düşüncede aydınlanmacılıktan yalnizca insanın kavranılışında değil. kurtuluş teorisi bağlamında da aydınlanmacılıktan temelli olarak ayrılır.Kurtuluş, belirli bir geleneğe ve kültüre ait olmak anlamında insanın doğallaşması değil, bu gelenek ve kültüre girmekle kaybettiği doğallığını kazanması, yani doğasına geri dönmesidir. Romantizm kuramsal soyutlamalara ve akılın aşkın ir konuma getirilmesine derin bir kuşkuyla yaklaşır.Rasyonel analiz yerini sezgisel ve duyusal olana birakır.Bilim yerine estetiksel ve yaratıcı coşku öne çıkarılır.

Alman İdealizmi

Klasik Alman felsefesi denilince akla gelen akım Alman idealizmidir ve bunun da ana temsilcileri Friedrich Schelling, Johann Gottlieb Fichte ve Hegel'dir. Alamn idealizmi özellikle Kant felsefesinin etkisi altindadır, onun kavramlarını sürdürmüş ya da eleştirerek aşmaya çalışmışlardır. Alman idealizminde iki ana yönelim görülür ya da felsefe tarihi metinlerinde iki yönde sınıflandırıldığı görülür. Bunlar, öznel idealizm ve nesnel idealizm yönelimleridir. Ayrı ayrı düşünürlerde olabildiği gibi iki eğilim aynı anda tek bir filozofta da olabilir.

Tarihselcilik

19. yüzyılın ortalarından itibaren gelişen düşünce akımı.Özellikle Almanya da tarih biliminin ayrı bir disiplin olarak gelişmesiyle ortaya çıktığı syölenebilir. Olayların değerlendirilmesinde tarihe ve tarihselliğe öncelik veren bir eğilimidir.Buna göre, insanın varlığı, anlamını ve açıklanışını tarihselliğinde bulur.Dilthey bu eğilimin temsilcilerindendir.

Materyalizm

19. yüzyılın güclü Alman idealizmine karşılık gelişen bir başka eğilim de materyalizm olmuştur.Feuerbach materyalizmi temel tezleri bakımından şekillendirmiş, maddi yaşamın önceliği ve belirleyiciliği fikrini felsefi olarak temellendirmiştir.Feuerbacah'a göre; ."Temel doğadır. Doğanın dışında hiçbir şey yoktur. Her şey gibi, düşünce de doğanın ürünüdür".(Gelecegin Felsefesi'nde)Felsefi materyalizm düzleminde düşünce-gerçeklik ilişkisini ilk materyalizm olarak değerlendirien Feuerbach olmuştur.Dinin antropolojik yapısını ortaya koyarkende materyalist bir yol izler.Onun doğalcılık düşüncesinden etkilenen başka filozoflar da olmakla birlikte etkilediği en önemli isim Karl Marx olmuştur.Marks Feuerbach materyalizmini mekanik olmakla eleştirir, bununla birlikte temelde onun felsefi konumunu sürdürür.Marks'ın özellikle başlangıç yapıtlarında temel tezlerini Feuerbach'tan yola çıkarak oluşturduğunu söyleyebiliriz.Özellikle "Feuerbach Üzerine Tezler" adlı taslak notlarında Marks'ın Feuerbach'la ilişkisi açık olarak görülür. Marks burada hem idealizme karşı hem de Feuerbahcı materyalizme karşı, materyalizmin anlaşılmasının ilkelerinden biri olarak, özellikle de toplumsal alanda, insan pratiğini felsefi bir kategori olarak belirtiyor. Feuerbach materyalizminin Marks'tan ayrı olarak Gottfried Keller, Richard Wagner, Max Stirner, Friedrich Engels, Friedrich Nietzsche gibi isimleri etkilediği söylenebilir.

Pozitivizm

Pozitivizm 19. yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkan ve özellikle August Comte tarafından geliştirilmiş olan düşünce akımıdır. 19. yüzyılın böteki düşünce eğilimlerinde de pozitivist bir yön bulunması mümkün olmakla birlikte esas olarak bir akım haline Comte ile gelmiştir. Pozitivizm kesin bir bilimsellik iddiası ile her tür teolojiden ve metafizikten kendisini arındırmayı ve salt maddi gerçekliğin bilgisine ulaşmayı hedefler.Burada önemli yöntem sorunu olarak belirir ve pozitivizme göre önemli olan olguların araştırılmasıdır, yani yapılması gereken yegane yöntemsel tutum olgular arasındaki ilişkileri ve yasaları bulgulamak, bunları kesin ilkeler olarak ortaya koymaktır.Comte bu yönlimle Sosyoloji disiplinini temellendirmiştir.Pozitivizm sadece gözlemlenbebilir olguların üzerine kurulu bilginin gerçek olduğunu, gözlemlerin ise her tür subjektif etkiden yalıtık bir şekilde yapılması gerektini belirtir.Pozitiv bilgiye bu şekilde ulaşılacaktır ve bu bilmsel bilgidir.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...