Küreselleşme nedir - Küreselleşmenin Türkiyeye Etkileri - Teknol

» Küreselleşme nedir - Küreselleşmenin Türkiyeye Etkileri - Teknol

Sponsorlu Bağlantılar

Tüm kadın giyim fırsatları için tıklayın !

a. Küreselleşmenin Tanımı :
Yapılan araştırmalar kavram olarak küresel (global) sözcüğünün kökeninin 400 yıl öncesine dayandığını ortaya çıkarmıştır. Küreselleşme (globalization) kavramı ise ilk olarak 1960’lı yıllarda kullanılmaya, 1980’li yıllardan itibaren yaygınlaşmaya başlamış, 1990’lara gelindiği zaman ise bilimsel çevrelerce de kabul edilen bir anahtar sözcük haline gelmiştir. Bu anahtar sözcük hakkında gerek teorisyenler gerekse uygulamacılar tarafından oldukça fazla tanım yapılmıştır.
Ünlü sosyologlardan Peter Burger’e göre küreselleşme, Alman kömür endüstrisindeki gerilemeden, Japon gençlerinin günlük alışkanlıklarını açıklamaya kadar bir çok insanı ilgilendiren ve hayatına yön veren bir kavramdır. Gerek İngiltere dış politikasına olan etkileri gerekse sosyolojik teorileri ile tanınan Anthony Giddens ise, küreselleşmeye değinmeyen hiçbir siyasal konuşmanın bile tam olmadığını belirterek, küreselleşmenin vazgeçilmesi mümkün olmayan bir unsur olduğunu belirtmiştir. Ünlü yazar Thomas Friedman, küreselleşmeyi, genel teoriler ile açıklanması ve kavranılması hiç de kolay olmayan bir sistem olarak tanımlamaktadır. Friedman’a göre küreselleşme, giderek artan sayıda insanı çok çeşitli alanlarda etkileyen bir sistemdir. Friedman, küreselleşmeyi serbest piyasa kapitalizminin hemen hemen her ülkeye yayılması olarak algılamaktadır.
Kimilerine göre küreselleşme; tarihsel bir çığır, soğuk savaş döneminin sonlanması ile ortaya çıkan yeni bir siyasi ve ekonomik düzenin başlaması olarak tanımlanmaktadır. Bu tanıma göre küreselleşme, dünya güç dengesini ABD lehine değiştirecek ve ABD’nin kontrolünde olacak bir sistemin yeni adıdır. Kimilerine göre küreselleşme; pazarların serbestleşmesi, kamu kurumlarının özelleştirilerek devletin küçültülmesi, devletlerin elini ekonomiden çekmesi, artan uluslar arası yatırımlar sayesinde dünya mali pazarlarının küçülmesi anlamını taşımaktadır.
Kimileri ise küreselleşmeyi, soğuk savaşın bitmesi sonucunda ABD’nin elde ettiği siyasi ve ekonomik bir zafer olarak görmektedir. Bu görüşü savunanlara göre ABD’nin teknolojisi, sermayesi, siyasi ve ekonomik kurumları tüm dünyaya yayılacak ve tüm dünyaca benimsenecektir.
Bir başka eğilime göre küreselleşme, teknolojik ve sosyal bir devrimdir. Çünkü küreselleşme, sadece ekonomik alanda değil sosyal alanda da kendini gösteren yeni bir sistemdir. Bu sistem sayesinde üretim ve teknoloji ulusal sınırları aşarak bütünleşecek, iç pazarlar birbirlerine entegre olarak tek pazar haline gelecektir.
Bazıları küreselleşme ile; ulus-devletlerin yok olacağını, ulusal politikaların ortadan kalkacağını, gelir dağılımındaki adaletsizliğin daha da artacağını, zenginin daha zengin fakirin ise daha fakir olacağını, sosyal patlamaların ortaya çıkacağını, çevrenin kirleneceğini, işsizliğin artacağını, teknolojik gelişmeler sayesinde robotların insanları tehdit eder duruma geleceğini, ulusal kimlik ve benliklerin ortadan kalkacağını, dünyanın büyük sermayedarlar tarafından yönetilip kontrol edileceğini ve sonuçta küresel bir toplum oluşacağını iddia etmektedirler.
Ancak, nasıl tanımlanırsa tanımlansın, nasıl anlatılırsa anlatılsın, ne kadar tepki gösterilirse gösterilsin, küreselleşme, artık kaçınamayacağımız bir gerçek olarak hayatımıza girmiş bulunmaktadır. Bundan 30 yıl öncesinde dünyanın bir bölgesinde yaşanan kriz ya da herhangi bir ekonomik olumsuzluk bizi çok da ilgilendirmezken, bugün, bir bölgede meydana gelen en küçük olay, kısa sürede dünyaya yayılabilmekte, yabancı sermayelerin ülkeleri terk etmesine yol açmakta ve ülkelerde derin kriz ortamlarının doğmasına neden olmaktadır. 8 Aralık 1997 yılında Tayland para biriminin ABD Doları karşısında %30 düşürülmesi sonucu ortaya çıkan kriz, kısa bir süre sonra Güneydoğu Asya’ya yayılarak Güney Kore, Endonezya ve Malezya’ya sıçramıştır. Dünya genelindeki ekonomik büyümenin önemli lokomotiflerinden biri olan Güneydoğu Asya’da oluşan kriz nedeniyle dünya ürün piyasasında önemli düşüşler görülmüş ve bu önemli düşüşler 1998 yılında Rusya krizinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Oluşan bu krizler sonucunda sermaye sahipleri tüm yatırımlarını durdurmaya, ellerindeki tüm bono ve tahvilleri satmaya başlamışlardır. Yabancı yatırımcıların daha güvenli ABD bonolarına hücum etmeleri sonucu Brezilya krizi patlak vermiştir. Dünyada olan bu olayların sonuçları, 1998 yılının ikinci yarısında Türk ekonomisinde de ciddi olarak hissedilmeye başlanmış, benzer olaylar ülkemizde de yaşanmıştır. İlk krizin şokunu üzerimizden atamadan Kasım 2000 ve Şubat 2001’de yaşadığımız ciddi boyutlardaki krizler, küreselleşmenin neden kaçılamayacak bir gerçek olduğunu, “küreselleşmeden bize ne!” deme gibi bir lükse sahip olamayacağımızı ortaya koymuştur.

b. Ekonomik Alanda Küreselleşme :
Ekonomik alanda küreselleşmenin başlangıcı 1800’lü yıllara dayanmaktadır. 1800’lü yılların başlarından itibaren keşif ve icatlardaki artış sonucu ulaştırma ve haberleşmede ulaşılan yeni boyutlar sermayenin küreselleşmesi hareketlerini başlatmıştır. Birinci Dünya Savaşının başlaması ile ekonomide küreselleşme duraklama dönemine girmiş, İkinci Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş dönemlerinde duraklama dönemini devam ettirmiştir. Ekonomide küreselleşme 1970’li yılların başlarından itibaren tekrar gündeme gelmeye başlamış, 1980’li yılların başlarında ise ABD’de muhafazakarların “piyasa ekonomisini devlet müdahalelerinden arındırma (deregulation) hareketleri” ile hız kazanmaya başlamıştır. ABD’de başkan Reagan döneminde “daha serbestleştirilmiş bir dünya ekonomisi oluşturmak” amacıyla yeni politikalar üretilmeye başlanmıştır. 1989 yılında Berlin duvarının çökmesiyle ABD hakimiyetinde tek kutuplu dünya düzeni oluşturma çabaları sonucu sermayenin küreselleşmesi hareketleri, az gelişmiş, gelişmekte olan ve gelişmiş ülkelerin yani tüm dünyanın gündemine “yeni ekonomik düzen” adı altında yerleşmeye başlamıştır. Yaşanan bu gelişmeler sonucunda ulusal mali piyasaların aralarındaki sınırların çoğu ortadan kalkmak suretiyle küresel bir sermaye piyasası oluşmaya başlamış, uluslar arası alanda yeni aktörlerin ve çokuluslu şirketlerin sayısında inanılmaz derecede artışlar meydana gelmiştir.
Sermayenin küreselleşmesi konusunda hızlı gelişmelerin yaşandığı bu dönemlerde az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin, ekonomilerinde yaşanan olumsuzlukların etkisiyle borçlarını ödeyemez duruma düştükleri gözlenmektedir. Bu durum sermayenin küreselleşmesi sonucu sayıları ve etkinlikleri artan uluslar arası aktörleri harekete geçirmiş, IMF ve Dünya Bankası gibi yönetimlerinde ABD’nin etkin olduğu uluslar arası mali kuruluşlar ülkeler arası ilişkilerde daha aktif rol oynamaya başlamışlardır. Merkez olarak adlandırılan ve G-7 ülkeleri olarak da bilinen ABD önderliğindeki Japonya, Almanya, İngiltere, Fransa, Kanada ve İtalya gibi gelişmiş ülkeler, borç verdikleri ülkelerin sadece mali politikalarına değil siyasi politikalarına da etkin olarak müdahale eder duruma gelmişlerdir.
1980’li yılların ortalarında Gorbaçov tarafından SSCB’de başlatılan serbestleşme hareketleri, 1980’li yılların sonunda komünist sistemin hem ekonomik hem de politik alanda çöküşünü de beraberinde getirmiştir. Bu dönemde ABD’li ekonomi uzmanları, SSCB’den ayrılan ve yabancı sermayeye ihtiyaç duyan ülkelere küresel sistemin en önemli unsuru olan serbest piyasa ekonomisini kabul ettirme çabası içine girmişlerdir.
Öte yandan, jeopolitik güç merkezleri içinde yer alan Çin’in Mao’nun ölümünden sonra (1979) küresel sermayenin hareketlendiği bu dönemlerde ekonomisini yaşadığı güçlüklerden kurtarmak için çeşitli arayışlara girdiği gözlenmiştir. Yaşanan bu gelişmeler, 1970’li yılların sonunda başlayan ve 1980’li yılların başlarından itibaren devam eden ABD’li muhafazakarların “piyasa ekonomisini devlet müdahalelerinden arındırma (deregulation)” hareketlerinin ya da küreselleşmenin 10 yıl gibi çok kısa bir sürede tüm dünyaya nasıl yayıldığını gösterir nitelik taşımaktadır.
Ancak; evrensel düzeyde serbest piyasa ekonomisine geçiş, bütün ülke pazarlarının tek bir dünya pazarı haline gelmesi, mal ve hizmet aracılığı ile sermayenin serbestleştirilmesi gibi iddialı söylemlerle kurulan “yeni ekonomik düzen” bazı sorunları, ulusal ve uluslar arası alanda bazı ciddi tepkileri de beraberinde getirmiştir. Açıklanan somut veriler, yeni ekonomik düzenin belirlenen amaçları gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceği yolundaki şüphelerin zamanla tepkilere hatta eylemlere dönüşmesine neden olmuştur. Elde edilen veriler küreselleşme ile gelinen nokta konusunda bazı sonuçlara ulaşmak için yeterli olmaktadır.
Dünya Bankasının 1990 yılı itibariyle açıkladığı rakamların yer aldığı Tablo-1 incelendiğinde; Tüm dünya nüfusunun sadece %15.5’lik bölümünü oluşturan, ABD liderliğindeki gelişmiş ülkelerin dünya gelirlerinin (GSYİH) %73.2’sine, dünya toplam ihracatının ise 80.2’sine sahip olmaları, buna karşılık dünya nüfusunun %84.5’luk bölümünü oluşturan az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin dünya gelirlerinin ancak %26.8’ine, tüm dünyada yapılan toplam ihracatın ise %19.8’ine sahip olmaları, oldukça ilginç bir durum olarak ortaya çıkmaktadır.

Tablo-1

Ülkelerin Dünya Ekonomisindeki Yerleri


Ülkeler -- Toplam Nüfus(%) -- Toplam GSYİH(%) -- Toplam İhracat(%)

Gelişmiş Ülkeler -- 15.5 -- 73.2 -- 80.2

Az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler --84.5 -- 26.8 -- 19.8
---------------------------------------------------------------------------------------------------

Toplam -- 100.0 -- 100.0 -- 100.0


Kaynak : Dünya Bankası raporları


Dünya Bankasının 1997 yılı verilerinin yer aldığı Tablo-2 incelendiğinde iseküreselleşmenin daha çarpıcı bir boyutunu gözleme imkanı elde edilecektir.
1990 yılından 1997 yılına kadar geçen 7 yıllık süre sonunda gelişmiş ülkelerin dünya nüfusu içindeki oranları %14.1 seviyesine gerilerken dünya gelirleri içindeki payları %80.7’ye, dünya ihracatı içindeki payları ise %85.9’a yükselmiştir. Buna karşılık az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin dünya nüfusu içindeki oranları %85.9’a yükselirken tüm dünya gelirleri içindeki payları %19.3’e, dünya ihracatı içindeki payları ise %14.1’e düşmüştür.



Tablo-2



Ülkelerin Yıllara Göre Gelir Dağılımları

Yıllar -- Ülkeler -- Toplam Nüfus(%) -- Toplam GSYİH(%) -- Toplam İhracat(%)

1990 --
Gelişmiş ülkeler -- 15.5 -- 73.2 -- 80.2
1990 --
Az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler -- 84.5 -- 26.8 -- 19.8

1997 --
Gelişmiş ülkeler -- 14.1 -- 80.7 -- 85.9
1997 --
Az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler -- 85.9 -- 19.3 -- 14.1


Dünya Bankası tarafından 1997 yılında açıklanan raporların içinde yer alan bazı veriler oldukça ilginçtir. Bu verilerden birinde dünyada yaşayan yaklaşık 6 milyar insandan 1.3 milyarının günlük gelirlerinin 1 ABD dolarının altında olduğunun belirtilmesi gerçekten düşünülmesi gereken bir konu olarak değerlendirilmektedir. Çünkü, 2 triyon ABD dolarından daha fazla yatırım ve ticari kredinin çeşitli ülkeler içinde dolaştığı bir dünyada 1.3 milyar insanın günde 1 ABD doları tutarındaki gelire sahip olması, irdelenmesi ve sorgulanması gereken bir konudur.
Dünya Bankası tarafından 1997 yılında yayınlanan bir rapor doğrultusunda hazırlanan Tablo-3 incelendiğinde; az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin küreselleşmenin gündeme gelmeye başladığı 1980 yılından itibaren reel gelirler açısından sürekli geri gittikleri, gelişmiş ülkelerinin ise milli gelirlerini artırmak suretiyle reel gelir açısından daha ileri gittikleri somut olarak görülecektir.


Tablo-3

Ülkelerin Kişi Başına Düşen Milli Gelirleri

Yıllar -- Ülkeler ---------- Kişi başına düşen milli gelir

1980 -- Gelişmiş Ülkeler ------------ 9 440 ABD $
1980 --
Gelişmekte Olan Ülkeler ---- 1 420 ABD $
1980 --
Az Gelişmiş Ülkeler --------- 240 ABD $

1995 -- Gelişmiş Ülkeler ----------- 24 930 ABD $
1985 --
Gelişmekte Olan Ülkeler ----- 2 330 ABD $
1985 --
Az Gelişmiş Ülkeler --------- 280 ABD $


1980 yılında gelişmiş ülkelerin kişi başına düşen gelirleri az gelişmiş ülkelerin 39.3 katı iken, 1995 yılında bu oran 86 kata yükselmiştir. Son zamanlarda ortaya çıkan ekonomik krizler, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde görülen kronik devalüasyonların aradaki farkın gelişmiş ülkelerin lehine daha da açılmakta olduğunu göstermektedir. Bu rakamlar, acaba söylenildiği gibi “küreselleşme, zengini daha zengin fakiri ise daha fakir yapan yeni bir emperyalizm çeşidi mi?” sorusunun gündeme getirilmesine neden olmaktadır.
Küreselleşmenin gelişimine bağlı olarak ülkelerin dış borçlarında gözlenen artış, dikkat çekici başka bir noktayı oluşturmaktadır. 1980 yılında gelişmekte olan ülkelerin dış borçları 561.4 milyar ABD doları iken, bu miktar 1985 yılında 1 trilyon 217 milyar ABD dolarına, 1990 yılında 1 trilyon 518 milyar ABD dolarına, küreselleşmenin oldukça fazla hız kazandığı 1995 yılında ise 2 trilyon 67 milyar ABD dolarına yükselmiştir. Diğer bir ifade ile; refah seviyelerinde belirgin bir artış gözlenmeyen az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin borçları %300’e yakın artış göstermiştir. Bu ülkelerin dış borçlarının toplamı 1980 yılında GSMH’larının %20’sini oluştururken bu oran 1995 yılında %55 seviyelerine yükselmiştir. Ortaya çıkan bu tablo, küreselleşmenin ekonomik boyutunun irdelenebilmesi için son derece gerçekçi ipuçları vermektedir.
Dünya nüfusunun %56’lık bölümünü oluşturan yaklaşık 3.3 milyar az gelişmiş ülke insanının dünya gelirlerinin sadece %5 gibi bir bölümüne ( Fransa’nın yıllık GSMH’sı), Afrika’da yaşayan 600 milyon insanın ABD’nin Texas eyaletinin yıllık gelirleri toplamının ancak yarısına sahip olmaları , “küreselleşme, yeni sorunları ve tepkileri de beraberinde mi getirmektedir?” sorusunun sorulmasına neden olmaktadır. Küresel ekonominin önemli bir aktörü olan Dünya Bankası’nın 1995 ve 1997 yıllarında yayınladığı raporlarında (World Development Report), ekonomik alanda görülen küreselleşme hareketlerinin istenilen sonuçları getiremediği yolundaki söylemleri, acaba bu sorunun haklılığını ortaya koyan bir tespit olarak değerlendirilebilir mi?

Siyasi Alanda Küreselleşme :
XVIII nci yüzyıldan Birinci Dünya Savaşına kadar olan dönemde dünyada örgütlenme biçimi, temelde büyük imparatorluklarının oluşturulması biçimine dayanmaktaydı. Bir yanda Orta Çağdan devam eden imparatorluklar (Osmanlı İmparatorluğu, Rusya, Çin, Japonya), diğer yanda ise yeni Avrupalı imparatorluklar (İngiltere, Fransa, Hollanda, Belçika, Avusturya_Macaristan İmparatorluğu, İspanya, Portekiz) yerkürenin büyük kısmını kendi sınırları içinde tutmaktaydılar. Günümüzdeki devletlerden bazıları bu imparatorluklar içinde barınmaktaydılar. Birinci Dünya Savaşını izleyerek başlayan çözülme, İkinci Dünya Savaşının sonlarına kadar sürdü. Meydana gelen iki büyük dünya savaşının arasındaki yıllarda ülke sayısının artması küresel çapta bir siyasi örgütün gerekliliğini ortaya çıkardı.
İkinci Dünya Savaşından maddi manevi kayıplarla çıkan büyük devletler, savaşın son günlerinde bir araya gelerek dünya coğrafyasını yeniden biçimlendirmeye çalıştılar. Üçe bölünen dünyada, etki alanlarını genişleten Sovyetler Birliği yandaşı olan ülkeler ile birlikte Sosyalist bir dünya düzeni kurmaya çalışırken, başını ABD’nin çektiği kapitalist dünya kendi aralarındaki rekabete dayalı gerilimleri silaha başvurmadan çözmenin yollarını aramaya başladılar. Bu bloklaşmanın dışında kalan ülkeler ise Üçüncü Dünya ülkeleri adını alarak kendilerine yol çizmeye çalıştılar. Dünya düzenini belirlemeye yönelik olarak kurulan iki büyük pakt (ABD liderliğindeki NATO ile SSCB liderliğindeki Varşova Paktı) etki alanlarını genişletmek için dönemin az gelişmiş ülkelerine küçük tavizler vererek kendi içlerine çekmeye çalışıyorlardı.
Ancak; 1989 yılında Berlin Duvarının yıkılması, 26 Aralık 1991 tarihinde ise SSCB’nin çökmesi soğuk savaş dönemini noktalıyor ve yeni bir sürecin başlamasına neden oluyordu. SSCB’de görülen bu çöküş dalga dalga tüm doğu bloku ülkelerine yayılıyordu. Savaşılmadan bir blok resmen kendisini feshediyordu. Dengeler yerinden oynamış, iki kutuplu yapı ortadan kalkmış tek kutuplu bir dünya düzeni kurulma aşamasına gelinmişti.
Bu aşamada sahneye ABD çıkıyordu. ABD, en büyük rakibi SSCB’nin saf dışı kalması sonucu tek kutuplu dünyanın liderliğine soyunuyordu. Çünkü; küreselleşmenin baş mimarı ABD bu misyonu yıllar öncesinde üstlenmişti. 10 Mayıs 1965 tarihinde ABD’nin eski Dışişleri Bakanı Dean Rusk tarafından söylenen şu sözler, bu görüşü doğrular nitelik taşıyordu. “Sadece Kuzey Amerika, sadece Batı Yarımküresi ya da sadece Kuzey Atlantik Topluluğu ile sınırlandırılmış savunma taktiklerinin artık güven ve refah sağlayamayacağını biliyoruz. Dünya çok küçülmüştür. Toprak ile, su ile, atmosfer ile kısaca bunları paylaşan uzay ile, her şey ile ilgilenmeliyiz.”
İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya liderliği mücadelesi konusunda ABD tarafından uygulanan politikalar 1960’lı yıllarda bu tür görüşlerle somutlaşarak yoluna devam ediyor, 1980’li yılların başlarından itibaren ise büyük bir ivme kazanıyordu. Takip edilen sistemli politikalar; günümüz dünyasının siyasi ve ekonomik ilişkilerinde aktif roller üstlenen, yabancı sermayenin her zamankinden daha fazla yaygınlaşması, ekonomiden devlet müdahalesinin kaldırılması ve tüm ülkelerde serbest piyasa ekonomisinin şartlarının yerine getirilmesi gibi amaçların gerçekleştirilmesi için İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD öncülüğünde kurulan IMF, Dünya Bankası ve GATT gibi uluslar arası kuruluşların önemli birer aktör olarak ortaya çıkmasına neden oluyordu. ABD, bu tür oluşumlarla diğer gelişmiş ülkeleri de yanına alarak dünya siyasetindeki etkinliğini daha da fazla artırıyordu.
İşte yaşanan bu gelişmeler sonucu ABD, yeni ekonomik düzenle kendi (ve tabii ki AB ülkeleri ile diğer gelişmiş ülkeler) sermayesinin küreselleşmesini sağlayıp tek kutuplu dünyanın zirvesine oturuyor, gerek IMF, Dünya Bankası, GATT, OECD gibi uluslar arası kuruluşlar gerekse çok uluslu şirketler aracılığı ile tüm dünyayı sadece ekonomik boyutta değil aynı zamanda siyasi alanda da kontrol etmeye başlıyordu. Kurulmaya çalışılan bu yeni düzen içinde artık devletler bölgesel ve küresel piyasa güçlerinin yararına bir araç olarak uluslar arası kuruluşların, çok uluslu şirketlerin, büyük bankaların ve sermaye sahiplerinin istekleri doğrultusunda hareket eden ve politikalar üreten duruma geliyorlardı.
1991 yılında SSCB’nin yıkılması ile resmen sona eren soğuk savaş dönemi sonrası ABD liderliğinde oluşan yeni siyasal ortam içinde ortaya çıkan siyasal aktörler yeni ülkeler (Yugoslavya’nın parçalanışı) yaratırken dünya siyasal coğrafyası yeni ittifaklara, yeni bütünleşme hareketlerine tanık oluyordu (İki Almanya’nın birleşmesi). Soğuk savaş döneminin önemli bir kuruluşu olan NATO’nun, eski Varşova Paktı üyesi ülkelere kucak açması, IMF, Dünya Bankası gibi Batı Bloku kuruluşlarının eski Doğu Bloku ülkelerinin ekonomik sıkıntıları ile yakından ilgilenmeye başlaması yeni siyasal ortamın ilginç gelişmeleri olarak göze çarpmaktadır. Bu gelişmeler oldukça dinamik bir o kadar da karmaşık ve çelişkilerle dolu yeni siyasal ortam içinde çok aktörlü ve çok seçenekli uluslar arası ilişkiler zincirini de beraberinde getirmiştir. Yaşanan gelişmeler sonucunda Soğuk Savaş sonrasının siyasal ortamında Batı Blokundan geriye kalan tek süper güç olan ABD, tüm siyasal ilişkilerde merkez işlevini kaybetmeme arzusuyla davranıyor, buna bağlı olarak yeni tehditler algılıyor ve bunun gereği olarak dünyanın güvenliğini yeniden üstleniyor yani dünyanın jandarması olarak görev yapacağını deklere ediyordu.
Ancak yaşanan gelişmeler ABD liderliğinde kurulan tek kutuplu dünya siyasal düzeninin henüz tescil edilmediğini göstermektedir. ABD’nin liderliği çeşitli ekonomik ve siyasi faaliyetler ile RF, Almanya’nın liderliğindeki AB, Japonya, Çin ve hatta Hindistan gibi siyasi aktörler tarafından istenmemektedir. Bugün; Çin çok kutuplu dünya düzeninin kurulmasını istemekte, Japonya BM Güvenlik Konseyinde veto hakkına sahip daimi üyelik isteyerek küresel liderlik mücadelesine katılmakta, RF’nu Bağımsız Devletler Topluluğu yapısını genişletme ve güçlendirme faaliyetleri ile etkinliğini artırmaya çalışmakta, AB özellikle ekonomik alan başta olmak üzere siyasal ilişkilerde ABD ile rekabet yollarını aramakta ve alternatif politikalar üretmekte, ekonomik ve toplumsal sorunlarına rağmen dünyanın ikinci büyük nüfusuna sahip, nükleer bir gücü bünyesinde bulunduran, teknolojik alanda önemli gelişmeler kaydeden ve yükselen Pazar niteliği taşıyan Hindistan, Asya-Pasifik bölgesinde önemli bir güç olma yolunda ilerlemektedir.
Artık; Çin, Japonya hatta Almanya ve Fransa tek kutuplu dünya düzenini istememeye başlamıştır. Bu görüşler, küreselleşme sonucu oluşan yeni siyasal ortamdaki farklılaşmaları ve çelişkili ilişkileri de ortaya koyması bakımından önem arz etmektedir. (Tablo-4)

Tablo-4
Yeni Siyasal Ortamın Değişenleri
Soğuk Savaş sonrası siyasal ilişkiler
Uluslar arası ilişkilerin dinamik bir ortam içinde daha çok sayıda siyasal aktör tarafından yeni siyasi roller üstlenmek suretiyle çok seçenekli ve çelişkilerle dolu bir hal alması
Soğuk Savaş sonrası kutuplaşmalar
Egemen tek süper güç görünümü altında siyasal alanda tek kutuplu-çok kutuplu dünya düzeni tartışması ve mücadelesinin sürdürüldüğü ortamda çok kutuplu dünya düzenine doğru yönelimler

Küreselleşme sonucu oluşan çok seçenekli ve çok aktörlü yeni siyasal düzenin içinde önemli yer tutan siyasal aktörlerden çok uluslu şirketler(ÇUŞ) ya da ulus ötesi şirketlere de değinmenin konunun algılanması açısından faydalı olacağı değerlendirilmektedir. Çünkü ÇUŞ; artan sayıları, büyüklükleri ve birleşerek oluşturdukları tekelleşmeler ile uluslar arası ilişkilerde etkin rol üstlenmekte ve bir aktör olarak ön plana çıkmaktadırlar.
Bugün tüm dünyada faaliyet gösteren 35.000 ÇUŞ’in 1.7 trilyon ABD dolarlık yabancı yatırımı ve 4.4 trilyon ABD doları tutarında küresel satışı bulunmaktadır. En tepede bulunan 500 ÇUŞ dünya ticaretinin üçte ikilik bölümünü kontrol etmektedir. Dünyanın en büyük 15 küresel şirketinin yıllık gelirlerinin 120 az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkenin GSYİH’dan fazla olması dikkat çekici bir gelişme olarak göze çarpmaktadır. Ford ekonomisinin Suudi Arabistan ve Norveç ekonomilerinden daha büyük olması, Morris’in yıllık satışlarının Yeni Zelanda GSYİH’dan, IBM ve Shell’in yıllık karlarının Filipinler ve Peru bütçelerinden daha fazla olması, ÇUŞ’in belirleyici rollerini ortaya koymak için yeterli verilerdir. Tüm bu veriler ÇUŞ’in dünyanın sadece ekonomik ilişkilerinde değil siyasi ilişkilerinde de etkileyici ve belirleyici olduklarını ve yatırım yapılan ülkelerin siyasi kararlarını nasıl etkileyebileceklerini ortaya koymaktadır.
Günümüzde büyük şirket yöneticileri hükümet başkanları ile çok rahat diyaloğa girebilmekte ve istedikleri politikaların üretilmesi için devletlere baskı bile yapabilmektedirler. Bu şirketler günümüzde artık ülke politikalarının belirlenmesinde etkin rol oynayan bir siyasal güç halini almışlardır. Çünkü onlar için geçerli olan sadece yatırım yaptıkları ülkelerin yasaları değil, aynı zamanda küresel sistemin işleyen kurallarıdır. Uluslar arası tahkim, bu kuralların somut örneklerinden biridir. Küreselleşen sistemin farklı kurallara sahip olması gerektiği, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) başkanı Renato Ruggeiero’nun 1996 yılında söylediği şu sözlerle açık olarak ortaya konmaktadır. “Sistemin doğasını değiştirdik. Bağımsızlaşmış ve bölünmez bir küresel ticaret mimarisi yarattık. Artık ayrık ulusal ekonomiler arasındaki etkileşmenin kurallarını koymuyoruz, tek bir küresel ekonominin anayasasını yazıyoruz.”
Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) başkanı Renato Ruggeiero’nun bu cümleleri acaba ulus devletler önemlerini yitiriyorlar mı? Artık devlet politikaları küresel örgütlerin istediği şekilde mi belirleniyor? Devletler şirketleşiyor mu? Yoksa şirketler devletleşiyor mu? gibi soruların gündeme gelmesine neden olmuştur. Ancak görülen odur ki, küreselleşme, siyasi boyutta iki kutuplu dünya düzeninin yaşandığı soğuk savaş dönemine göre çok daha farklı politik uygulamaları da beraberinde getirmiştir. Her şeyin serbest piyasaya terk edilmesi, piyasaya egemen olanların tüm toplumsal yaşama egemen olmaları, mali, ekonomik ve medyatik gücü elinde bulunduranların dünyanın yönetilmesinde söz sahibi olmaları gibi ilginç bir durum ortaya çıkmıştır.

ç. Çevresel Alanda Küreselleşme :
Çevre kirliliği elbette ki yeni bir olgu değil. Çevre alanında kirlilik sayılabilecek dikkate değer gelişmelerin XIX ncu yüzyılda sanayi devrimi ile batılı ülkelerde ortaya çıktığı görülmektedir. Ancak, çevresel sorunlar küreselleşmenin etkisi ile son 20 yıl içinde beklenmedik boyutlara ulaşmıştır. 1860 yılında atmosferdeki karbondioksit miktarının ölçülebilir oranının 80 PPM’den 1990 yılında %450 artarak 360 PPM’e çıkması olayın ciddiyetini ortaya koymaktadır.
Bugün dünya topraklarının %29’u orta ya da yüksek düzeyde çölleşme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Her yıl 6 milyon hektar arazi çöle dönüşmektedir. Dünyada her otuz yılda Suudi Arabistan’ın yüzölçümü kadar toprak çölleşmekte, Hindistan’ın yüzölçümü kadar tropikal orman zarar görmektedir. Son 25 yılda Afrika’nın tahıl üretimi %28 azalmıştır. Dünyadaki akarsuların %10’u canlı yaşayamayacak şekilde kirlenmiştir. Okyanuslara her yıl 6.5 milyon ton çöp dökülmektedir. Ozon tabakasının incelmesi sonucu oluşan hasar net olarak ortaya konamamıştır. Ancak; kuraklık, iklim değişikleri gibi olaylarla deri kanserlerindeki artışların, ozon tabakasının incelmesi sonucu ortaya çıktığı gerçeği tüm çevrelerce kabul görmektedir. Çevre kirliliğinin neden olduğu çocuk travması ve oksijensizlik, akut solunum enfeksiyonları, yetersiz beslenme ve ishal gibi nedenlerle yılda yaklaşık olarak 15 milyon çocuk ölmektedir. Bu konudaki örnekleri çoğaltmak mümkündür. Ortaya çıkan çevresel sorunların, küreselleşmenin doğal sonucu olduğu yolundaki görüşler kaçınılamayacak gerçek olarak gündeme gelmektedir. Çünkü çevre kirlenmesi ve doğal çevrenin bozulması, ÇUŞ’in tüm dünyaya yaydıkları sermaye sonucu ortaya çıkan yeni fabrikalar ve endüstri kuruluşlarının özellikle de enerji üretim tesislerinin denetimsiz faaliyetlerinden kaynaklanmaktadır. Günümüzde özellikle az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin sınırları içinde kurulu bulunan birçok endüstri kuruluşunun çevre ile ilgili faaliyetleri, yabancı sermayenin ürkütülmesi ya da kaçırılması gibi endişeler sonucunda denetimsiz bırakılmaktadır. Çevrenin ve atmosferin kirlenmesinde etkin rol oynayan gelişmiş ülkeler ve kuruluşlar, bu konudaki hassasiyetlerini bildirmelerine rağmen somut adım atmamaktadırlar. 1987 yılında Birleşmiş Milletler Çevre Programının (UNEP) düzenlediği konferans sonucu alınan kararlar, 1991 yılı itibariyle Türkiye dahil 37 ülke tarafından imzalanırken konferans kararlarının küreselleşmenin savunucusu ABD tarafından imzalanmaması dikkat çekici bir durumdur. Bu komisyon kararlarına ABD’den sonra Japonya ve Almanya’nın da karşı çıkması başka önemli bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Ayrıca; İngiltere, Hollanda, Belçika ve İsviçre Atık Konvansiyonu tarafından 1983 yılında alınan kararlara uymayacaklarını deklere etmişlerdir.
Günümüzde fabrikaların, petro-kimya tesislerinin, çelik haddehanelerinin, petrol yakıtlı taşıt araçlarının doğaya her gün milyonlarca ton zehirli atık bıraktıkları bir gerçektir. Bu atıkların çok büyük bir bölümü ise, küreselleşmenin savunusu durumundaki gelişmiş ve sanayileşmiş ülkeler tarafından oluşturulmaktadır.
Dünya ekonomik faaliyetinin %82.7’si en zengin 20 ülke tarafından, %1.4’lük bölümü ise dünyanın en fakir 20 ülkesi tarafından gerçekleştirilmektedir. Tüm dünya ülkelerinin ancak %11’lik bölümünü oluşturan OECD ülkeleri dünyada üretilen metallerden alimünyumun %60’ını, bakırın %58’ini, kurşunun %55’ini, nikelin %65’ini, kalayın ise %56’sını tüketmektedirler. Havadaki kirletici emisyonların %62.2’si, tüm dünya ülkelerinin %12.7’sini oluşturan 24 gelişmiş ülke kaynaklıdır. 1988 yılı verilerine göre Dünya üzerinde bulunan 405.7 milyon otomobilin %80.2’lik bölümünü oluşturan 325.5 milyon otomobil, dünya nüfusunun %11’lik bölümünü oluşturan OECD ülkelerinde bulunmaktadır.
Bu rakamlar, küreselleşmenin doğal sonucu olarak meydana gelen çevre kirliliği ve doğa tahribatının ölçeğini ortaya koymaktadır. Yukarıda açıklanan rakamlar, ÇUŞ’in yatırımlarını yaparken çevresel faktörlere pek de önem vermediklerini somut olarak açıklamaktadır. Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) başkanı Renato Ruggeiero’nun “Çevre ile ilgili düzenlemelerle serbest ticaret arasındaki anlaşmazlıklarda tedbirli olmalı ve ticari politikaların mı yoksa çevre politikalarının mı düzeltilmesi gerektiği düşünülmelidir. Sosyal normların korunmasında da aynı söylem geçerlidir.” şeklindeki sözleri, küreselleşmenin asli unsuru olan serbest ticaret karşısında çevre faktörünün bir engel olamayacağını açıklamaya yetecek niteliktedir.
1983 yılından sonra gelişmiş 4 önemli ülkenin (ABD, İngiltere, Japonya, Almanya) gelişmekte olan ülkelerdeki imalata dönük doğrudan dış yatırımlarının yaklaşık dörtte biri kimyasal maddelerle ilgili alanlara yönelmektedir. ABD ve Japonya gelişmekte olan ülkelerdeki tüm yatırımlarının %23’ünü, İngiltere %27’sini, Almanya ise %14’ünü kimyasal sektörlere yapmıştır.
Bu rakamlar küreselleşme ile beraber çevre kirliliğinin de nasıl yayıldığını ifade etmekte, çevrenin ve doğanın küreselleşme sonucu nasıl tahrip edildiğini gözler önüne sermektedird. Kültürel Alanda Küreselleşme :
“Büyük şirketlerin özerk ve küçük ünitelere bölünerek daha iyi çalışabileceklerini görebiliyoruz. Aynı durum ülkeler için de geçerli. Eğer dünyayı tek pazarlı bir dünya haline getireceksek parçaları küçük olmalı. Bin ülkelik bir dünya ulus-devletin ötesine geçmeyi belirten bir mecaz. Evrenselleşerek daha kabilesel davranıyoruz. Etnik köken, dil, kültür, din ve yerel inançlar giderek gelişiyor. Yeni liderler artık devletler arasında değil, bireyler ve şirketler arasındaki stratejik ittifakları kolaylaştıracak ya da en azından karşı çıkmayacaktır. Bugün dünyamızda tanık olduğumuz şey birbirinden ayrı ve karmaşık bir olaylar yumağı değil, bir süreç. Bu süreç, hükümetsiz yönetimlerin yayılmasına doğru ilerleme gösteren bir süreç.”
Küreselleşmenin ideologlarından John Naisbitt’e ait olan bu sözler, küreselleşmenin kültürel boyutunun irdelenebilmesi için önemli verileri ve iddialı söylemleri içermektedir. Aslında John Naisbitt gibi düşünenler hiç de az değildir. Bu gruba giren küreselleşme savunucuları günümüzde artık küresel kültürün alternatifi olmadığını savunur duruma gelmişlerdir.
Bu gelişmeler, acaba küresel kültürden kastedilen bir kültür ihracı mı? Ya da kültürün küreselleşmesi kültür emperyalizminin başka bir isimle gündeme getirilmesi mi? gibi soruların sıkça sorulmasını kaçınılmaz kılmaktadır.
Değişimin hızla yaşandığı dünyamızda toplumsal yaşamın her alanında yeni değer yargılarının ve yeni alışkanlıkların ortaya çıktığı görülmektedir. Ülkeler arasındaki yerel kültür farklılıkları, tüketim alışkanlıkları, giyim kuşam adetleri, gelenek ve görenekler evrensel boyutta birbirine yaklaşmaktadır. Küresel kültürün etkisi ile televizyonlar, internet, CD ve kasetler, rock yıldızları, çeşitli yabancı markalar, sinema filmleri ve gazete haberleri, gençler üzerinde anne-baba ve öğretmenlerden daha fazla etkili olabilmektedir.
Bugün; birçok ülke insanı, tanışmadıkları arkadaşlarıyla aileleri ile paylaştıklarından daha çok şeyi paylaşır duruma gelmişlerdir. Hamburger, Cola ikilisi vazgeçilemeyecek alışkanlıklar arasında yer almaktadır. Cola reklamları kendine özgü tarzı ile, dünyanın hemen tüm ülkelerinde aynı anda yerel dillerle gösterime girmektedir. Küresel şirketler tarafından üretilen mallar, değişik şehirlerde aynı vitrin düzenlemeleri ile satışa sunulmaktadır. Yerel zevkler, alışkanlıklar ve toplumsal ilişkiler büyük boyutlarda değişmektedir. Çeşitli dünya markalarını kullananlar ( Gold Cross kalem, Rolex saat, Christian gömlek, Jaguar araba vb.gibi) kendilerini ayrıcalıklı insanlar olarak hissetmektedirler. Gençler Amerikalı ünlü rock yıldızları gibi giyinmekte, onlar gibi yaşamaya çalışmakta ve onlar gibi hareket etmekte yani onları taklit etmek için ellerinden gelen her şeyi yapmaktadırlar. Yabancı sanatçılara karşı duyulan özenti akıl almaz boyutlara ulaşmaktadır. Bu aşamada 75 yıl öncesinden bugünleri gören Ulu Önder’in şu sözlerini yorumsuz olarak aktarmanın faydalı olacağıdeğerlendirilmektedir. “Hiçbir ulus diğer bir ulusun taklitçisi olmamalıdır. Çünkü böyle bir ulus, ne taklit ettiği ulus gibi olabilir, ne de kendi ulusu içinde kalabilir. Bunun sonucu kuşkusuz ki hüsrandır.”
Kültürel alanda etkileri olan önemli unsurlardan birini de uluslar arası şirketler oluşturmaktadırlar. Dünyanın her yerinde denetlenmesi pek de kolay olmayan uluslar arası dev şirketler, üretimden eğitime, tüketimden kültüre kadar toplumsal yaşamın her alanında etkilerini artırmaktadırlar. Philip Morris’in yıllıkcirosu, Yeni Zelanda’nın yıllık gelirinden daha fazla olabilmektedir. Bu güç toplumlar hayatında önemli değişikliklere neden olabilmektedir. Ülke pazarlarına girişte yerel yasaların yerine uluslar arası yasaların geçerli olması, çalışma koşullarının küresel yasalarla belirlenmesi yeni bir kültür anlayışının ortak sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.
Günümüzde küresel kültür adı ile ABD’nin ticari kültürün ön plana çıktığı görülmektedir. Kitle eğlencesinin dünya çapında dağıtımı, önce Holywood ve Amerikan müzik piyasası tarafından yapılmaktadır. Hindistan’ın dünyanın en büyük sinema sanayisine sahip olmasına rağmen, dünya film sektörünün Holywood tarafından belirlenmesi ilginç bir görünüm arz etmektedir. ABD; güç, zenginlik, lüks yaşam duygularını ve kişisel özgürlük temalarını bünyesinde simgeleştirmekte ve bu simgeleri müziğiyle, videosuyla, CD’siyle ve filmleri ile tüm dünyaya yansıtmaktadır. Bu sayede, dünyanın her toplumundaki bireyler kendi kültürlerinde bulamadıkları ve göremedikleri daha üstün birey olma duygusunu Amerikan kültürünün ürünlerinde bulmakta ve kendilerini bu kültürle özdeşleştirmektedirler.
Amerikan efsanesi milyonlarca insanı ABD şehirlerine çekmeyi başarmakta, buralara gitme imkanı olmayanlar ise sinema filmleri, video görüntüleri, müzik klipleri ve internet sayesinde hayallerini gerçekleştirebilmektedirler. California’da kurulu bulunan Disneyland, 1995 yılında 33.5 milyon turist tarafından gezilmiştir. Bu sayı aynı yıl İngiltere’yi gezen tüm turist sayısından daha fazladır. Bu turların sonucunda elde edilen gelir ise 6.3 milyar dolar civarındadır. ABD eğlence dünyasının, 1980’li yıllarda yıllık 80 milyar ABD doları olan cirosunun 1990’lı yıllarda 150 milyar ABD dolarına yükselmesi ve bu gelirlerin yarıdan fazlasının ABD dışından elde edilmesi, kültürel küreselleşmenin boyutlarını somut olarak ortaya koymaktadır. Bazı eleştirmenler; ortaya çıkan bu durumun eğlence sektöründe patlamayı da beraberinde getirdiğini ve bu patlamanın insanların ahlaki yapılarının bozulmasına neden olduğunu ifade etmektedirler.
Kültürün küreselleşmesi sadece müzik, film ve eğlence dünyası ile sınırlı kalmamıştır. Küreselleşme ile birlikte insanların tüketim anlayışları da büyük değişimler göstermiştir. Toplumlar, ürettiklerinden daha fazlasını tüketir duruma gelmişlerdir. Özellikle az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerdeki ihracat-ithalat arasında görülen büyük farklar bu düşüncenin göstergesi olarak değerlendirilebilir. İnsanlarda görülen yabancı marka ve isimlere düşkünlük duyguları, toplumları bilinçsiz ve kontrolsüz tüketime itmiştir. Genellikle çocuklar ve gençler ailelerinin bütçelerini zorlama pahasına Mc Donalds ürünlü dükkanlara, Levis jean satan mağazalara yönelmişlerdir. Bu konu ile ilgili olarak ortaya konulacak bazı somut rakamlar, kültürel alanda görülen küreselleşmenin daha iyi algılanmasına yardımcı olabilecektir.
ABD TV kanalı CNN 1990’lı yıllarda yüzden fazla ülkede yaklaşık 80 milyon eve girmiştir. MTV yayınlarının tüm dünyada 300 milyon kişiden daha fazla izleyicisi olduğu tahmin edilmektedir. Uluslar arası şirketler sadece 1999 yılında reklam için 240 milyar ABD doları, tasarım, ambalaj ve tanıtım için 380 milyar ABD doları para harcamışlardır. Dünyada yayınlanan haberlerin %65’i ABD kaynaklıdır. Dünya haber pazarının tamamına yakınının Associated Press, United Press (ABD), Reuters (İngiltere), France Press (Fransa) adlarındaki dört şirket tarafından satıldığı istatistik bir gerçektir. Terminatör-2 isimli filmin yaklaşık 500 milyon ABD doları bulan gelirinin çoğunun dış ülkelerden sağlandığı bilinmektedir. 15 milyon adet satan Michael Jackson’un Dangerous isimli albümünün %67’si ABD dışına pazarlanmıştır. 8-10 dolara mal edilen NIKE ayakkabılarının dünya pazarlarına 50-70 ABD doları civarına arasında satıldığı görülmektedir. ABD’li işçilere iş giysisi yapmak için kurulan Levi Strausse (Levis) firması küresel bir giyim firması olmuş ve yıllık 5 milyar ABD doları gibi yüksek ciroseviyesini yakalamıştır. Gelirlerinin %80’ini yurt dışından sağlayan Coca Cola firması 160 ülkede her gün 560 milyon kez reklamlarda gösterilmektedir. Günümüzde 2 milyardan fazla insan İngilizceyi ana dili ya da ikinci dili olarak kullanmaktadır. Dünyadaki tüm radyoların %60’ı İngilizce yayın yapmakta, tüm ticari mektupların %70’i İngilizce yazılmakta, uluslar arası telefon görüşmelerinin %80’i İngilizce yapılmakta, bilgisayar verilerinin ise %80’i İngilizce yayınlanmaktadır.
Ortaya konulan bu somut verilerin kültürel alanda görülen küreselleşme hareketlerinin üzerinde düşünülmesi gereken fikirleri ortaya koyması bakımından önem taşıdığı değerlendirilmektedir.

e. Teknolojik Alanda Küreselleşme :
İnsanlar ya da ülkeler arasında ayrıcalıklı konuma gelmek güce, güç de büyük oranda teknolojik gelişmeye bağlıdır. Bu gerçek tekerlekten bilgisayara, oktan nükleer füzelere dek insanlık tarihinin bütün dönemlerinde açık biçimde yaşanmıştır. Tarihin her döneminde teknolojiye sahip olan güce de sahip olmuştur. Bugün de geçerli olan bu kural, bölgesel ya da küresel etkinlik peşinde koşan ülkelerin yoğun bir teknolojik yarış içine girmelerine neden olmaktadır. Bu yarışın gerçek amacı ise, yüksek teknolojiye sahip olmaktır.
Bugün; mikro-elektronik, biyo-teknoloji, ağır sanayi, robot teknolojisi, bilgisayar teknolojisi ve bilgisayar programları, telekomünikasyon ve sivil havacılık sanayisi gibi alanlarda teknolojiden kaynaklanan baş döndürücü gelişmeler olmaktadır.
Teknolojik gelişmeler alışageldiğimiz zaman ve mekan boyutunda köklü değişiklikleri de beraberinde getirmiştir. Bilgisayar teknolojisinde görülen hızlı ilerleme küresel olarak bilgisayar miktarlarının da artmasına neden olmuştur. 1994 yılı verilerine göre tüm dünyada 100 milyon adetten daha fazla bilgisayarın kullanımda olduğu tahmin edilmektedir. Kullanımda bulunan bu 100 milyon bilgisayarın çoğunun yerel, bölgesel ve uluslar arası bağlarla birbirine bağlanması sonucu, yeni ilişkiler ortaya çıkmış, devlet, sınır ve hukuk tanımadan gerçek zamanlı olarak mali işlemlerin kolaylıkla yürütülmesi sağlanmış, bilgi alış-verişi, doküman değiş-tokuşu gibi işlemlerin gerçekleşmesi sağlanmış ve sanal bir ekonomi dünyası oluşturulmuştur. Bilgi işlemin ve haberleşmenin hızlanması, yaygınlaşması ve ucuzlaması sayesinde sermayenin serbest dolaşımı gerçek zamanlı olarak bire bir ilişkilerle zaman ve mekan açısından kesintiye uğramadan gerçekleşmeye başlamıştır. Dünyanın birçok bölgesindeki ekonomik ve mali birimler birbirleri ile entegre olma yolunu seçmişlerdir. Bu birlikteliklerin sonucunda dünyanın herhangi bir bölgesinde oluşan en küçük kriz bile çok kısa zamanda mali piyasalarda derinden hissedilir bir duruma gelmiştir.
Teknolojide görülen bu hızlı gelişmeler sonucunda merkezi kontrol kolaylaşmaya, personel ilişkileri değişmeye, bazı işler kaybolmaya, şirketlerin örgütlenmesinde önemli değişimler yaşanmaya başlamıştır. Büyük şirketler bölünerek küçük parçalara ayrılmış, üretim teknolojisi ve boyutlarında görülen değişimler, nicelikten çok niteliğe verilen önemi artırmıştır.
Üretimde geleneksel bant sisteminin yerini bilgisayar destekli yeni tezgahların alması sonucu robotlar devreye girmeye başlamıştır. Artık çeşitli fikir ve projeler bilgisayar dünyasında sanal olarak denenir hale gelmiştir. İletişim alanındaki yenilikler dünyayı daha da küçültmüş, insanları birbirine daha fazla yaklaştırmıştır. İnternet sayesinde birbirleri ile tanışmayan insanlar alış-veriş yapmaya, arkadaşlıklar kurmaya, iş ortaklıkları oluşturmaya ve yeni iş alanları yaratmaya başlamışlardır.
Ancak olumlu bazı gelişmelerin yanı sıra, teknoloji, birçok konuda önemli küresel sorunları beraberinde getirmiştir. Örneğin; robot teknolojisinde görülen akıl almaz gelişmeler, acaba gelecekte insanların yerine robotlar mı geçecek? Gelecekte robotların çoğunluğu oluşturduğu bir dünyada mı yaşayacağız? gibi soruların sıkça sorulmasına neden olmaktadır. Bu konuda dünyada ciddi boyutlarda kuşkular duyulmaya başlanmıştır. Sun Microsytems şirketinin kurucularından Bill Joy, Wired dergisinin Nisan 2000 sayısında; “GNR’de (Genetik-Nanoteknoloji-Robotik) görülen gelişmeler insanlığın sonunu getirebilecek bir sonuca doğru ilerlemektedir. Bu sonucu görmemek için robotlarla ilgili yapılan araştırmalara sınırlama getirilmelidir” diyerek endişelerini dile getirmiştir.
Biyo-teknoloji alanındaki gelişmeler insan kopyalanması ile sonuçlanmış ve küreselleşme ile dünyanın birçok ülkesine yayılmaya başlamıştır. Bu konu da tıpkı robot teknolojisindeki gelişmelere benzer sonuçlar ortaya çıkacağı düşüncesi çeşitli çevrelerde tartışılmaya başlamıştır. Teknolojide küresel alanda görülen gelişme dalgası, toplumsal sonuçları itibariyle önemli sonuçlar doğurabilecek işsizlik sorununu alevlendirmiştir. Günümüzde dünyanın her yerinden insanın zengin ülkelere yeni işler bulmak amacıyla göç ettikleri görülmektedir. İşsiz insan sayısı hem az gelişmiş, hem gelişmekte olan hem de gelişmiş ülkelerde sürekli artış göstermektedir. AB ülkelerinde işsizlik oranı %10.3’e, küreselleşmenin anavatanı ABD’de %12 civarına kadar yükselmiştir. Bu oranların az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerdeki boyutları ise çok daha fazla olabilmektedir. Ucuz iş gücünün gelişmiş ülkelere doğru hareket etmesi, yabancı düşmanlığı ve ırkçılık gibi ilkel düşüncelerin ön plana çıkmasına neden olmuştur. Uydu teknolojisinde görülen gelişmeler ile dünyanın her yerindeki insanlar gelişmiş ülkeler tarafından izlenir ve kontrol edilir hale gelmişlerdir. Silah teknolojisinde yaşanan ilerlemeler, dünya çapında ülkelerin silahlanma yarışına girmelerine neden olmuş ve gelişmiş ülkelere önemli pazarlar oluşturmuştur. Teknolojik transfer ve teknolojinin paylaşılması gibi söylemleri dillerinden eksik etmeyen gelişmiş ülkeler, bu konuda gizlilik ve korumacılık prensiplerinden taviz vermeyerek çelişkili bir ortamın oluşmasına neden olmuşlardır.
Özetle; teknolojinin doğduğu yerden küreselleşme ile tüm dünyaya yayılacağını savunanlar, bu sözlerini bugüne kadar tutmamışlardır. Gelişmiş ülkeler, teknolojinin sağladığı yenilikleri az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin kontrol edilmesinde önemli bir unsur olarak kullanmışlar ve kullanmaya devam etmektedirler. Artık 21nci yüzyılda güç, bilgi ve teknolojiyi en iyi kullananın elinde olacaktır.

Yazının İkinci Bölümünü okumak için tıkla


İnternetteki Kaynaklardan Yararlanılarak Derlenmiştir.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...