Mehmet Akif Ersoy'un kişisel özellikleri

» Mehmet Akif Ersoy'un kişisel özellikleri

Sponsorlu Bağlantılar

Tüm kadın giyim fırsatları için tıklayın !

 

Yakından Tanınmanın Tehlikesi

Yakından tanınmak insan için tehlikelidir, derler. Akif’in hayatı böyle bir tehlike bilmez. Yakından tanınmak onun hakkında kazançtı. Ona karşı mesafe haindi. Cemiyetten eve kaçan, caddeden sokağa kaçan, şehirden kıra kaçan, insandan kitaba kaçan Akif, uzaktan sevimsizdi; o, yakından güzeldi: İyi adamın güzelliğiyle, feragatin güzelliğiyle, sahici şereflerin topunun güzelliğiyle güzeldi.

Bilhassa, hayatta bazı müşterek mefhumları bilmemek, ona vahşi bir güzellik veriyordu: Akif’in bilmediği müşterek mefhumların başında menfaat vardı. Menfaatin ümmisi idi. Birinci Cihan Harbi’ndeki açlık bile Akif’e menfa’atı öğretemedi.

 

Aktör Mü, Kahraman Mı?

İlk tanıdığım zaman ona inanmadım: Bir insan bu kadar temiz olamazdı. Fena aktör, melek rolünü oynamaktan bir gün yorulacaktı. Gayri tabii bir faziletten yorulan yüzünü bir gün görecektim. Fakat otuz beş sene bu gün gelmedi.

Otuz beş sene onun yanından her çıkışımda, kendime hep bu sualleri sordum: Bu tevazu, kendi kendini inkar derecesine nasıl çıkıyordu? Mahrumiyetlerden yılmayan seciyesiyle, kendisini nasıl kahraman sanmıyordu? Onu yakından tanıyanlar için, her geçen gün, nasıl onun lehine geçen bir gün oluyordu? Onun temizliği yanında insan kendi günahlarından muzdarip olurken, o, kendisinin sizden başka olduğunu nasıl görmüyordu?

Onda bütünlük vardı: Kininde de, evlatlık, babalık, kardeşlik kuvvetini alan dostluğunda da, bütünlük... Dostunu, sevmek kelimesinin noksansız mefhumuyla seviyordu: Öldüğü zaman, düştüğü zaman, dünya aleyhine döndüğü zaman, yanında olmadığı vakit ve sevmeyenlerin yanında bulunsa bile.

Selamünaleyküm Kör Kadı!

Öyle sanıyorum ki, çocukluğunda Akif’in terbiyesiyle meşgul olanlar, bir alimin koyduğu şu kaideyi bilmiyorlardı: “Çocuğa en evvel iki şey öğretmeli: İç sıkıntısına katlanmayı ve haksızlığa tahammül etmeyi!”

Akif iç sıkıntısına tahammül ediyordu: Çünkü içi sıkılmıyor, kendisi kendine kafi geliyordu. Yalnız, dediğim gibi, çocukken, kendisine, “haksızlığa katlanmak” temrinleri yaptırılmamış olacak ki, havsalası bir türlü haksızlığı almıyordu. Bu fena terbiyeden asi bir şair çıktı. Ona bazan:

“Her cereyanın önünde bir hayır! Edatısın!” diyor, bazan da yüzüne karşı söyleniyordum:

“Bütün hayatın, Selamünaleyküm kör kadı!”

“Gördüğümü söylemeyeyim mi?”

“Tabii ki söyleme... Kadı’nın sol gözü körse sağ tarafından bak ve sağlam gözünü gör!”

“İki gözü de körse?”

“O zaman da önüne bak!”

Fakat bu dimdik alın, önüne bakacak kadar da eğilemiyordu.

 

Temiz Ahlaklı Genç

Akif’in mektep tahsili zamanlarında en açık ve candan görüştüğü Sabri Sözen Bey merhumun bize kuvvetle temin ettiğine göre “Mehmet Akif Bey içki kullanmamıştır. Onun nezahati, terbiyesi, seciyesi, akranları içinde mesel-i sair olmuştu. O, bir karıncayı bile incitmedi. Çok temiz, çok hayırhah, çok namuslu bir gençti...”

 

Sporculuğu

Akif, gençliğinde deniz yarışlarında, yaya koşularında, atlama müsabakalarında hep birinciliği kazandı. Saatlerce kürek çeker, Boğaz’ı yüzerek geçerdi. O iyi taş atardı. Ankara’da bulunduğu zamanlarda tatil günlerini bu gibi idmanlarla geçirirdi. O vakit bile bin nisbe daha genç ve daha idmanlı bazı arkadaşlarına tefevvuk ederdi.

Değirmen arkının en geniş yerlerinde öyle bir atlayışı vardı ki, insan helecandan bakamazdı.

 

Benliğindeki Kuvvet

Sağlam yaratılan bu adamı kendi adalete sımsıkı bağlamış, hiçbir zevkin, sefahatin güzel elleriyle bu bağın kördüğümleri gevşetilmemişti. Kuvvetli bünyesi, maden ocağında yatan, insan eli değmemiş demir kadar sertti, bakirdi. Kumar, kadın, içki gibi insan etini pelteleştiren hazları Akif bilmiyordu. Hayatı, her sabah yeniden başlayan bir mahrumiyetti. Onda ne politika ihtirası, ne mevki hırsı, ne kadın ve kumar hazzı vardı. Kuvvetli bünyesinin beynine topladığı fazla kandamlalarını bu ihtiraslara, bu hırslara, bu hazlara nail olmanın verdiği serinliklere dağıtmıyordu. Ve beynindeki bu terakümler bünyesinin kuvvetiyle birleşti; benliğinden iman halinde fışkırdı. Onun içindir ki iman şiiri söylediği zaman eserinde Süleymaniye şaha kalkıyor sanırsınız. Gene onun içindir ki İstiklal Marşı’nı yazdığı vakit şair kendisini bile geçti.

 

Sevdikleri

Mehmet Akif yalnız Cenabı Hakk’a, Hazret-i Peygamber’e, eazım-ı eslafa, cemiyete, insaniyete ve bilhassa insaniyete ilan-ı aşk etti. Canandan, hicrandan şikayete bedel, hemcinsine raci mahrumiyetlerden, sefaletlerden ve bilhassa İslam’ın duçar olduğu musibetlerden feryat eder. Bu büyük şair, tabiatın mehasininden, eşcar ve ezharın güzelliklerinden, güzel çehrelerden aldığı maye-i tahassüsü daima gizlemiş, ketm edemediklerini cemiyetin elvah-ı mukadderatına mezc etmiştir. O, Süleymaniye Cami’inin kubbesini Himalaya dağlarının en mürtefi zirvesinden daha yüksek görür.

 

Vatan Sevgisi

Vatanı o derece kendinindi ve o kadar güzeldi ki, Çamlıca gibi yüksek bir noktadan memleketine bakınca gurur duyuyordu.

Fatin Efendi’ye misafir gelen bir Avrupalı, İcadiye tepesinden İstanbul’a bakarak hayran olduğu gün orada olan Akif, sapsarı oluyordu.

 

Sevmedikleri

İki adamı sevmezdi: Fazla terbiyeli ve fazla terbiyesiz olanı.

Nezaket, ona insanların gizlenmeye muhtaç olan bir taraflarını örten bir şey gibi görünüyordu.

Gözünde, fazla nazik olan adam, gizli adamdı.61

İkiyüzlülere garazdı. Fakat yaşı ilerledikçe:

“İkiyüzlüleri artık sever oldum; çünkü yaşadıkça yirmi yüzlü insanlar görmeye başladım.”

Diyordu. Ve yaşlandıkça herkesten kaçıyordu. Daha yaşasaydı, yalnız kalacaktı; cemiyetle karşı karşıya tek bir adam.

 

Alenen Düşünen Adam

Akif vitrin-adam değildi. Önünden geçenler onu göremezdi. Akif’i görmek isteyenler içine girecekti.

O, alenen düşünen adamdı. Düşünmekle söylemek arasında mesafe vardır. O, bu mesafeyi kaldırdı: Onun bir şey söylemesi demek, o şeyi alenen düşünmesi demekti.

O, içtimai kabadayı idi. Kendi fikrinden korkmak, kendi yüzünden korkmak onda yoktu: Ne fikri, ne yüzü, hayat boyunca onun için değişmedi.

 

Minare Ve Eyfer

Adam vaktiyle sarıklıydı. Bir aralık Paris’e tahsile gitmiş, büsbütün derin bir kibirle dönmüştü. Şevki Hoca’nın evinde bir gün Akif eski sarıkla yeni azameti yan yana koyarak adama:

“Siz, dedi, insanlara eskiden Fatih minaresinden bakardınız; şimdi Eyfer kulesinden bakıyorsunuz.”

 

“Bir Kusuru”

Bence Akif’in ahlaki meziyetleri, insani vasıfları, şiirinden de, malumatından da yüksektir. Akif’in bir kusuru, bir baş belası vardı ki, o da sırf “Mefkuresinin adamı olmak” tan ibaretti. İşte onun içindir ki hiçbir yerde barınamamıştır. Bunu bir meziyet olarak kabul eden yahut bu kusurunu hoş gören yahut fikri fikrine uymak itibariyle bu kusurunu nazar-ı itibara almayan, bu sebeple kendisini himayede bir beis görmeyen bir zata tesadüf etmeseydi; akıbeti daha çok hazin olurdu. Çünkü insanlar, hiçbir mefkure sahibini, hal-i hayatında takdir edememişlerdir.

 

Bir Tevazu Olayı

Üstat çok mütevazı idi. Gösterişi hiç sevmezdi. Sırası gelmeyince ilmini bile izhar etmezdi. Mükemmel Fransızca bildiği halde söz arasına Fransızca bir kelime karıştırdığı ömründe vaki değildi.

Zahir-i ahvali de ilmini, irfanını gizleyebilmeye müsait. Onu yakından tanımayanlar, onun eserlerini bilip okumayanlar, onu görünce hiçbir şey anlamazlar. Çok zaman fesi kalıpsız, pantolonu ütüsüz, boyunbağı gelişigüzel bağlanmış, sakalı uzamış gezerdi. Çizme biçiminde, fakat yumuşak deriden hususi surette yaptırdığı mestleri vardı. Pantolonun paçalarını içine koyardı. Mestleri dizlerine kadar uzundu. Bilhassa harekat-ı milliye zamanında Anadolu’da hep böyle gezerdi. Fakat son derece temizliğe itina ederdi. Tanıdıkları tarafından, tanımayanlara:

“Şair Mehmet Akif Bey!”

diye tanıştırıldığı zaman, muhatabı bir müddet hayret içinde kalırdı. Adeta inanamıyordu. Bu kalıp kıyafetin içinde o deha-yı şi’r ü edeb nasıl olur? Tereddüde düşerdi.

Üstat da bunu hissetmez değil, fakat nedense hiç aldırmazdı. Hatta zannedersem hoşuna da giderdi.

Üstat’ın Eğinli bir arkadaşı var. Beşiktaş’ta oturuyor. Üstat ara sıra onu ziyarete gider. Eğinlinin ahbapları da gelir. Bunlardan bir tanesi, Üstat’ı ya bir kasap, ya bir et müteahhidi zannediyormuş.

Bir gün Üstat’a Darülfünun kapısında rast gelir. Ahbabın ahbabı diye bir tanışıklık var ya. Bu kasabın, yahut bu et müteahhidinin burada bulunmasını merak eder. Merhabadan sonra:

“Hayrola! Buraya niçin geldiniz?”

“Ders için.”

Anlayamaz. Biraz durur. Üstat’ın yüzüne dikkatle bakar. Kendi kendine: “Allah Allah, der, bu yaştan sonra, bu saç sakalla Darülfünun’a devam. Çok tuhaf şey! Belki adamcağıza ilim hevesi gelmiştir. Ama talebe de olamaz. İhtimal, dersleri dinliyor...” İçinden gülerek, şaşarak:

“Sami’in sıfatıyla mı?” der. (Sami’: Dinleyici)

“Hayır.”

Yine anlayamaz. Düşünmeye, Üstat’ı süzmeye başlar. Gülümseyerek:

“Yoksa talebe mi kaydoldunuz?” der. Üstat’ın verdiği cevap, yine:

“Hayır.”

Üstat’ın muzipliği görülüyor ya. Karşısındakinin alayı ile, düşünüşü ile eğleniyor. Adamcağız şaşırdıkça şaşırıyor. Adeta kızar. Sert bir sual fırlatır:

“Ya ne diye buraya geliyorsunuz?”

Sanki Üstat ona hesap vermekle mükellefmiş. Ama Üstat hiç kızmıyor. Bıyık altından sadece gülüyor. Gayet soğukkanlılıkla cevap veriyor:

“Müderris sıfatıyla.”

Adamcağızın hayreti artar. Bu nasıl müderris olur, diye düşünmeye başlar. Bir türlü havsalasına sığdıramaz. Bir ihtimal daha hatırına gelir:

“Belki vekaleten olacak!”

Üstat yine aynı soğukkanlılıkla ve gayet kısa:

“Hayır, asaleten” der.

Adamcağız büsbütün şaşkınlaşır. Artık söyleyecek söz bulamaz.

“Allah Allah!” der, çekilip gider. Üstat da:

“Güle güle!” diye onu uğurlar... Üstat diyor:

“Herif bana müderrisliği bir türlü yakıştıramadı.”

 

Biz Söz Verdik, Siz Oturun!

Bir gün Çengelköyü’nde oturduğu Fıstıklı Köşk’te birleştik. Oradan bir yere gidecektik. Vapurun hareketine de pek az kalmıştı. Bir de baktık, Hüseyin Kazım, Fatin Hoca, daha bir iki kişi çıkageldiler. Üstat onlara buyurun dedi, her birine ayrı ayrı iltifattan sonra:

“Müsaadenizi rica ederim. Biz Asım’la bir yere gidiyoruz. Söz verdik. Mazur görünüz. Siz buyurun, istirahat edin. Başka gün yine görüşürüz inşallah...”

Dedi. Çıktık. Misafirler evde kaldı. Süratle yokuşu indik, vapura yetiştik. Bu hareketi benim havsalam pek almadı.

“Üstat, dedim, bu tuhaf bir iş oldu!”

“Hayır, hiç de tuhaf değil. Söz verdik, bizi bekliyorlar. Her medeni insanın bunu kabul etmesi tabiidir. Hele Hüseyin Kazım böyle şeyleri pekala bilir, tabii görür.”

Hakikaten birkaç gün sonra Hüseyin Kazım Bey’i gördüğüm zaman Üstat’ın bu hareketini pek tabii gördüğünü, hatta takdir ettiğini anladım.

 

Söz Vermek Ne Demektir?

Ben Vaniköyü’nde oturuyordum. Kendisi de Beylerbeyi’nde. Bir gün öğle yemeğini bende yemeyi kararlaştırmıştık. Öğleden bir saat evvel bana gelecekti. O gün öyle yağmurlu, boralı bir hava oldu ki her taraf sel kesildi. Merhum yürümeyi severdi. Havanın bu haliyle karadan gelemeyeceğini tabii gördüm. Miaddan biraz evvelki vapurdan çıkmadı, diğer vapur bir buçuk saat sonra gelecekti. Yakın komşulardan birine gittim. Vapur gelmeden döneceğimi de hizmetçiye söyledim. Yağmur devam ediyordu. Vaktinde evime döndüm, bir de ne işiteyim, bu arada sırılsıklam bir halde gelmiş, beni evde bulamayınca, hizmetçi ne kadar ısrar ettiyse de durmamış, “Selam söyle” demiş, o yağmurda dönmüş gitmiş! Ertesi gün kendini gördüm. Vaziyeti anlatarak özür dilemek istedim, dinlemedi. “Bir söz ya ölüm veya ona yakın bir felaketle yerine getirilmezse mazur görülebilir” dedi. Benimle tam altı ay dargın kaldı.

 

Düşenden İntikam Almak

Hiç unutmam, bir gün en taşkın bir zamanımda Akif bana bir ders verdi. Şimdi ne vakit acze düşmüş bir adam görsem, onun sözleri karşıma dikilir.

Meşrutiyet yeni ilan edilmiş. İstibdat ricalinden intikam alınacağı gün gelmiş. Hürriyet gençleri cemm-i gafir halinde dolaşıyor; nazırları, yüksek memurları aşağı çağırıyor, tahlif ediyor, icap ederse tahkir ediyorlar...

Bizim ZiraatNezareti’nde Ermeni milletine mensup irtikab ve irtişasıyla meşhur bir zat vardı. Bir baytar da ona vaktiyle seccadeler göndermiş, bu da hepimizce malum. Bir sabah nezarete geldik. Bir de ne göreyim, bu herifler bizden evvel davranmış, kalabalığa karışmış, “Adalet isteriz!” diye bağırmıyorlar mı? Beynim attı. Hiddetimden çıldıracaktım. Gidip o cemm-i gafir ortasında bu heriflerin kulaklarından tutup teşhir edecektim. Merhum halimi gördü, fena bir niyette olduğumu anladı.

“Şefik bu ne hal?”

“Ne olacak! Şu heriflere baksana, kalabalığa karışmış, adalet diye bağırıyorlar. Onların ne mal olduklarını göstermeye gidiyorum.”

Kolumdan tuttu:

“Şefik dedi, onu vaktiyle yapmak gerekti. Şimdi onlar acze düşmüştür. Mademki o zaman sustun, şimdi onların bu düşkün zamanında intikam almak mertlik değildir.”

Birdenbire sarsıldım. Dondum kaldım.

 

Bu Çanakkale Ne Olacak?

Ömer Lutfi Bey anlatıyor: Berlin’de merhumun en büyük endişesi Çanakkale idi. Gece gündüz Çanakkale cephesini düşünürdü. Her sabah tekrar ederdi:

“– Ömer Bey, bu Çanakkale ne olacak?”

“– Allah bilir amma vaziyet tehlikelidir. Askerlik noktasından düşünülünce Ümit yok. Ancak fen kaidelerinin haricinde, fevkalbeşer bir şey olmalı ki dayanabilsin.”

Ben böyle dedikçe:

“– Eyvah, son istinatgahımız da yıkılırsa ne olur?”

Diyerek çocuk gibi gözlerinden yaşlar dökülmeye başlardı. Çanakkale için ağlamadığı gün yoktu. Ben kavaid-i harbiyeden bahsettikçe canı sıkılırdı. Onun böyle askeri muhakemelere tahammülü yoktu. O, daima kat’i bir kelime isterdi.

“– Bütün dünya toplanıp hücum etse yine Çanakkale sukut etmez!”

Onun büyük imanı başka bir ihtimale müsaid değildi. Onun için tehlikeden bahsettikçe havsalası yanardı. O zaman ben de kavaid-i harbiyeyi bir tarafa bırakır, kendisini teselli ederdim. Ne dersiniz bu sözlerim karşısında çocuk gibi sevinmez miydi?

Benim onda gördüğüm yurt sevgisi, o kadar yüksekti ki onu tasvir mümkün değildir.

 

Millî Mücadele

Kurun gazetesi başmuharriri Asım Us anlatıyor:

Anadolu hareketinin ilk başladığı sıralarda idi. Bir gün Babıali caddesinde Sebilürreşad idarehanesinde birkaç kişi konuşuyorduk. Hazirundan biri Anadolu hareketinin bir İttihatçılık eseri olduğunu söyledi.

O zamana kadar düşünceli bir tavır içinde hemen hiç söz söylemeyen merhum Akif birdenbire heyecanlandı; bu sözü söyleyene dönerek:

“– Hayır, dedi; artık buna da İttihatçılık denemez. Bu memleket meselesidir. Buna herkes el birliğiyle sarılmalıdır.”

O zaman Akif’in bu sözü benim içime büyük bir ferahlık vermişti. Bunu hiçbir zaman unutamam.

 

Bildiğini İyi Bilirdi

Üstat bildiğini iyi bilirdi, bilmediği şeye de hiç karışmazdı.

Hilvan’da Darülfünun müderrislerinden Abdülvehhab Azzam’ın evine gitmiştik Ezher hocalarından da birkaç zat vardı. Lügata dair bir bahis açıldı. Ezherlilerin nokta-i nazarına Üstat itiraz etti. “O kelimenin manası şöyle olsa gerek?” dedi. Ezherliler fikirlerinde israr ettiler. Abdülvehhab Azzam, Kamus’u getirdi. Kelime Üstat’ın dediği veçhile olduğu anlaşıldı.

 

Fransızca Bir Makale

Hüsnü Açıksöz anlatıyor: “Bir gün idarehanede oturuyoruz. O vakitki İstiklal Mahkemesi azalarından iki zat ellerinde Fransızca Tan gazetesi olduğu halde geldiler. Bu nüshada Kuva-yi Milliye hakkında sitayişkar yazılar vardı. Fransızca makaleyi cümle cümle okuyarak tercüme etmeye, bana da Türkçesini yazdırmaya başladılar. Fakat aralarında kelime ve cümle tercümeleri hakkında ihtilaf baş gösterdi. O zamana kadar pencereden dışarıyı seyreden Üstat, bu münakaşa üzerine döndü:

“– Müsaade ederseniz ben söyleyim de yazsın” dedi.

Gazeteyi aldı. Fransızcasını hiç söylemeden doğrudan doğruya Türkçesini yazdırdı. Tercümeye savaşan arkadaşlar bunu görünce:

“– Affedersiniz üstat, biz sizi zahmete sokmak istemezdik” dediler.

Halbuki Üstat’ın Fransızca bildiğini zannetmediklerini sonradan bana söylediler.

 

Avrupa Ayetleri

Karşısında temerrüt eden bazı münevverlere:

“Durun, ben size Avrupa ayetleri okuyayım” der; mevzubahis olan meselede Avrupa alimlerinin neler dediklerini, hangi memleketlerde (bilgi yelpazesi.net) o meselenin ne suretle tatbik edildiğini sayar döker, nihayet muhatabını yola getirirdi. Üstadın kafasında “Avrupa ayetleri” o kadar çoktu ki!..

 

Hafızası

Üstat’ın hafızası şayan-i hayretti. Ezberlemiş olduğu beyitler, zannetmem ki on binden aşağı olsun. Herhangi mevzu hakkında bir bahis geçse, Üstat ona dair birçok beyitler okurdu. Herhangi kasideden bir parça okunsa, altını üstünü tamamlardı. Bütün divanları kimbilir kaç defa tekrar etmişti.

Yalnız Türk edebiyatında değil, Arabi, Farisi edebiyatında da böyle idi. Hemen bütün meşhur kasideler, şiirler mahfuzu idi. Herhangi bir kaside yahut bir rubai, bir beyit okursanız size onun şairini bile söylerdi.

Bunları ne vakit okumuş, ne vakit ezberlemiş, nasıl ezberlemiş... İnsan hayretler içinde kalır.

Darülfünun’da dersine devam edenler Üstat’ın bu müthiş hafızasını çok iyi bilirler.

Üstat ders okuturken eline kitap almazdı. Herhangi bir kasideyi, herhangi bir şiiri ezbere tahtaya yazar, yahud yazdırır, sonra onu tahlil ederdi. O münasebetle o mevzua müteallik birçok şeyler okurdu. Bir fikri muhtelif şairlerin ne suretle ifade ettiklerini gösterir, talebesini hayretler içinde bırakırdı.

Derste yalnız kendi şiirlerini okumaz, kendisinden bahsetmezdi. Onu ayıp telakki ederdi.

 

Hazırcevaplığı

Üstat çok hazırcevaptı. Çok söylemezdi. Fakat sırası gelince de söylememezlik etmezdi. Söylediğinizin hemen cevabını alırdınız. Ya kısa birkaç kelimelik cevap verir yahut “Fıkra gelsin mi?” der, bir fıkra anlatırdı. Fıkraları o kadar yerli yerinde, o kadar güzel anlatırdı ki meclistekilerin hepsi dikkat kesilerek dinlerlerdi.

 

Tedavi İçin Mi?

Üstat, Hilmi, ben, bir gün Taceddin dergahında oturuyorduk. Kapı vuruldu. Baktık, birinin elinde boynunu sarkıtmış bir hindi.

Üstat:

“– Tekkeye kurban geldi!” dedi.

“– Salih Efendi selam söyledi. Bu hindiyi size gönderdi.”

Hindi pek biçare, pek bitik bir halde idi. Üstat:

“– Tedavi için mi?” dedi.

Adamcağız bir şey anlayamadı. Üstat ilave etti:

“– Oğlum, sen bunu çabuk eve götür de ölmeden Salih Efendi kessin. Korkarım ki yolda can verecek”

Birkaç hafta sonra Salih Efendi bu hatasını tamir etmek üzere bir davet yaptı. Üstat’a mükellef bir ziyafet verdi.

 

Cimrilere Çok Kızardı

Hasislere çok kızardı. Hasis kimselerle katiyyen görüşmezdi. Hasisler hakkında söz açıldı mı, hemen fıkralar naklederdi. Hasislere dair çok fıkraları vardı:

Baytar Şefik anlatıyor: Meşrutiyet’ten evvel, Akif Bey, Ziraat Vekaleti’nde memur. Müfettiş Abdullah Bey namında hasisliğiyle meşhur bir zat da Akif Bey’in amiri. Abdullah Bey, Çengelköyü’nde İcadiye’de oturuyor. Orada birçok arazisi var. Akif Bey de İcadiye’ye her gün yaya inip çıkıyor. Bir gün Abdullah Bey’le görüşürken bir beygir almak istediğinden bahseder. Abdullah Bey:

“– Benim beygiri sana satayım” der.

Pazarlık ederler. Üstat beygiri alıp eve götürür. Arpa verir, hayvan arpayı yemez.

Üstat gülerek bunu anlattıktan sonra:

“– Ne dersin, Şefik! Hayvan arpayı tanımadı!” dedi.

 

Bin Türlü Halden Biri

Mehmet Şevket Bey’in babası Hacı Besim Efendi meşhur hasislerden. Vakti hali yerinde. O zamanın on, on beş bin liralık adamı.

Hacı Besim Efendi hastalanır. Üstat ziyaretine gider. Yerde bir şilte. Yorganı başına çekmiş. Başı ucunda bir tas imaret çorbası. Üstüne bir de fodla kapamış. Hacı Besim bitik bir halde. Gözleri çukura batmış, bet beniz sararmış. Konuşuyorlar:

“– Hacı Efendi, sizi çok zayıf görüyorum. Bir tavuk kestirseniz de bir çorba yapılsa...”

“– Akif Bey, sen ne diyorsun!... Dünyanın bin türlü hali var. Para sarf etmeye gelmez.”

“– Besim Efendi! Dünyanın bin türlü halinden birisi sizin başınıza gelmiş. Daha ne bekliyorsunuz?..”

 

“Doğru Mu?”

Yalan nedir bilmezdi. Her sözü doğru idi. Hiçbir kimse, onun bütün müddet-i ömründe bir kere olsun yalan söylediğini görmemiştir. Yalan söyleyenlere de çok kızardı. Her söze karışmaz, her hususta fikrini izhar etmezdi. Fakat söylediği her söz mutlaka doğru idi.

Şefik naklediyor: Bir gün birisi ile görüşürken, o zat:

“– Doğru mu?”

Dedi. Buna o kadar kızdı ki:

“– Bir daha bana bu kelimeyi tekrar etmeyiniz!” diye müthiş itamda bulundu.

 

Orada Akif Varsa...

Akif, Cemiyet’e (İttihat ve Terakki) darılıp oradan ayağını kestikten sonra bir adam, bir gün, bir fesat cemiyeti hazırlandığını Kara Kemal’e haber veriyor ve,

“Bu fesat cemiyetinde Mehmet Akif de var.”

Diyordu. Polis müdürüne telefon etmeye hazırlanan Kara Kemal, bunu duyunca telefonu bırakıyor:

“Eğer, diyordu, içinde Akif varsa, bu bir fesat cemiyeti değildir.”

 

Fitne Çıkmasın

İttihat ve Terakki Merkez-i Umumi azasından Ziya Gökalp ortaya bazı meseleler atmıştı. Üstat, böyle bir zamanda (Birinci Dünya Harbi günleri) gazetelerde –mebahisi içtimaiye de olsa– uzun boylu münakaşalar olmasını istemiyordu.

“– Bunlara bir teklifte bulunalım, dedi. Hangi meseleyi arzu ederlerse geniş bir salonda toplanalım, ilmi mübahaseler yapalım. Hakikat anlaşılsın. Yalnız her iki tarafın mütalaat-ı ilmiyesi zabt olsun ki, sonra ihtilafa mahal kalmasın.”

Bu münasip görüldü. Üstat bu mealde bir mektup yazdı. Sebilürreşad hey’et-i tahririyesinden bazı zevat ile beraber imza ederek gönderildi. Fakat bu teklif cevapsız kaldı.

 

Bizi Simsar Mı Zannettin!

Sebilürreşad’ı kapadıkları sırada bir gün Talat Paşa kendisine:

“– Akif Bey, dedi, şu Merkez-i Umumi’dekilerle (Nazım Bey’i, Ziya Gökalp’ı kasd ediyordu) anlaşsan olmaz mı?”

Talat Paşa bunu söyler söylemez, rengi değişti, gözleri büyüdü, hemen yerinden fırladı, ellerini sadaret masasının üstüne koyarak:

“– Sen bizi bunun için mi çağırdın?” dedi. “Anlaşmak ne demektir? Bizim şahsi bir emelimiz, bir gayemiz mi var? Bizi simsar mı zannettin? Teessüf ederim.”

Allaha ısmarladık bile demeden çekilip gitti. Talat Paşa da arkasından baka kaldı. Artık bir daha da görüşmedi.

 

Kuru Fasulye

Akif Bey hayatında eğilmedi, gerek istibdat devrinde, gerek Meşrutiyet senelerinde açlığa rıza gösterdi, kimseye eyvallah etmedi.

Umumi seferberlik zamanı idi, Akif bir arkadaşı ile birlikte oturmuş, fasulye aşı yiyordu. Nezaret erkanından biri çıkageldi. Selam tebliğ etti. Yazılarında o derecede ileri gitmemesini nazikçe söylemek istedi. Akif pürhiddet dedi ki:

“Nazırına söyle, kendilerini düzeltsinler! Bu gidiş devam ettikçe bizi susturamazlar. Ben fasulye aşı yemeye razı olduktan sonra kimseden korkmam!”

 

Boyun Eğmedi

Üstat’ın çok büyük izzet-i nefsi vardı. Allah’ın müminlere tahsis ettiği izzet, Üstat’ta bütün manasıyla tecelli etmişti. Müddet-i hayatında hiçbir defa, hiçbir kimseye karşı zillet göstermemişti.

Bin türlü zahmetlere, meşakkatlere maruz kalmış, her müşkülata göğüs germiş, izzet-i nefsini rencide edecek ufak bir söze, ufak bir muameleye, hatta ufak bir bakışa bile tahammül etmemiş; makamını, memuriyetini maişetini, her şeyini feda etmiş; yine kimseye boyun eğmemiştir.

Şeref ve haysiyetine bütün ömründe hiçbir toz kondurmamış, daima alnı yüksek, kalbi yüksek yaşamış, izzet-i nefsini muhafaza etmiştir.

 

Dostluğu

Üstat’ın her şeyi tamamdı: Alakası da, alakasızlığı da, düşmanlığı da. Sizi sever, dost ittihaz ederse, artık tamamıyla kalbini size bağlamıştır. Sizin için her fedakarlığı ifaya hazırdır. Eleminiz onun elemi, ferahınız onun ferahıdır. Kendi kendinizle dertleşmenizle onunla dertleşmek arasında hiçbir fark yoktur. En büyük sıkıntınızı ona söyler, en büyük alakayı, ondan görürsünüz. Onun dostluğuna mazhar olanlar onun bu hususta ne yüksek seciyeye sahip olduğunu bilirler.

Alakasızlığı da böyle idi. Sevmediği, ruhunun ısınmadığı adamlara hiçbir alaka göstermezdi. Onlar tarafından şahsı için dünyalar kadar fayda gelmesi melhuz olsa yine aldırmaz, onlarla görüşmek bile istemezdi.

Görüştüklerinden birinin faziletsiz bir yol tuttuğunu, insanlığa, arkadaşlığa muhalif bir harekette bulunduğunu işitince hemen selamı keser, bir daha onunla konuşmaz, onun bütün sevgisini, hatırasını kalbinden koparıp atardı. Artık onun nazarında o adam bir taş parçasından başka bir şey değildi.

Bir gün böyle yolunu sapıtan bir arkadaşı Babıali caddesinde kendisine rast geldi. Selam verdi. Üstat hiç aldırmadı. Adamcağız fena halde bozuldu:

“– Akif Bey, dedi. Selamımı niçin almadın?”

Ağzını büktü:

“– Artık görüşmemizde bir fayda yok!” dedi. Ve yürüdü gitti. Bir daha da o adamın ismini anmadı.”

 

Şahıslara Çatmazdı

Akif Bey’in çatmaları müdafaa vaziyetinde idi. Yoksa o kendiliğinden kimseye çatmadı. Kanaatlere hürmet ederdi. Kendi kanaatinde bulunmayan birçok dostlarıyla ölünceye kadar ahbapça yaşadığına bütün yakınları şahittir. Çünkü Üstat bir ilim adamı idi, fikir adamı idi. Şahısların aleyhinde konuşmaz, gizli emeller, ihtiraslar takip etmezdi.

 

Kendini Beğenmiş Bir Müsteşrik

Alman müsteşriklerinin en mühimi diye adı çıkan bu Hartman’ı, Akif, Berlin’de tanımış. Bu müsteşrik, Türk edebiyatı hakkında, Akif’e, bir nevi azametle, birtakım umumi lakırdılar söylemiş. İlim dalaverecilerinin klasik kuvvetleri olan bu azamet karşısında Akif adamı anlamış ve onu umumi mütalaalardan hususi rüyetlere çekmiş.

Adam, bunun üzerine, en çok Fuzuli ile meşgul olduğunu söylemiş. Halbuki Fuzuli’yi yüzünden bile doğru okuyamamış. Akif de, müsteşrike, (bilgi yelpazesi.net) en çok Fuzuli’yi bilmediğini, mutadı olan kısa cümlelerinden biriyle söylemiş. Ancak, müsteşrik bu noktada ameli bir dirayet göstermiş ve kendisine Fuzuli’nin “Su Kasidesi”ni okutmasını Akif’ten rica etmiş.

 

Din Anlayışı

Şüphe yok ki Üstat dindar bir adamdı, halis bir Müslüman’dı. Müslümanlık onun için “şehamet dini, gayret dini” idi. Müslümanlığın billur şeffaflığıyla ruha sinen, saf, besleyici, doyurucu, sürükleyici ve hızlandırıcı itikatları onun ruhunu kaplamış, bütün hareketlerinin, düşünüşünün ve yaşayışının temeli olmuştu.

Kendisi bu hususta katiyen mukallit değildi. “Asıl”cı idi. Din onun için bir asıldı. Kendisi bu “asıl” ile doğrudan doğruya karşılaşan aslı aslından öğrenen ve anlayan bir adamdı.

Üstada göre Müslümanlık, insanlara hakiki insanlığı öğreten, esaret zincirlerinin hepsini kıran, Allah’tan başka bir varlığa baş eğdirmeyen, Allah’tan başkasına el açtırmayan, hülasa en asil, en Mert, en şerefli, insanlık idealini yaşatan bir dindi. Onun bütün hayatında yaşadığı din, bu dindi.

 

Müslümanlar Neden Geri Kaldı?

Hocalara da şiddetli hücumlarda bulunurdu. Bir gün bizde konuşurken söz hocalara intikal etti. Keskin hücumlara başladı. Birçok yerde haklı idi. Müfrit noktalarını biraz tadil etmek istedim. Münakaşa uzadı. En son bana dedi ki: “Hoca, İhyau Ulum’un var mı?”, “Var” dedim. Birinci cildini istedi. Kudretli bir müdafaa silahına sarılacağını anlamakta gecikmedim. İlim bahsini açtı, lazım gelen yerlerini okudu. Dedi ki:

“Hayat-ı beşere ait ilimleri, mesela tıp ilmini öğrenmek farz-ı kifaye mi?”

“Evet” dedim.

“Bunun istinat ettiği ilimler de farz-ı kifaye olur mu?”

“Evet”

“Cemiyet hayatına aid ilimler, fenler, mesela en basiti lüks olmayan mensucat imalini öğrenmek ve dokumak farz-ı kifaye mi?”

“Evet öyle olması lazım. Gazali öyle söylüyor.”

‘Ya müdafaa vesaiti? Mesela balistik ilmi ve bu ilmin istinat ettiği yüksek riyazi, fizik, kimya, makine ilimleri farz-ı kifaye mi?”

“Evet.”

“Senin mesleğin olan heyet ilmine istinat ettiği ilimlerle beraber farz-ı kifaye demez misin?”

“Evet, derim.”

“Ey, farz-ı kifayenin hükmü ise ihtiyaç mevcut olduğu takdirde farziyyetin herkese şamil olması değil mi?

“Öyle.”

“Peki, din ilimlerinin zaruri olan hacet miktarından ilerisi, yani din alimi olmak da farz-ı kifaye değil mi?”

“Evet öyle.”

“Öyle ise, yüzlerce din alimine karşı memleketin bir hekimi yok iken, din alimi olmanın farz-ı kifayeliği kalmadığı, fakat bir tabip yetiştirmenin farz-ı ayın olduğu zamanlarda niçin medrese farzın ifasına koşmamıştır? Acaba ulema sınıfı bu gibi dini emirlere kulak assalardı, başımıza bu haller gelir miydi? Müslümanlık bu zaafa uğrar mıydı? Bu vaziyet maskaralık değil de nedir? Gazali’nin haykırmasına niçin kulak verilmedi?”

“Doğru” dedim, sustum, Çünkü yerden göğe kadar haklı idi.

 

Hassas Olduğu Nokta

Onun müsamaha etmediği yalnız bir şey vardı: O da dini idi. Büyük şairin gazabına uğramak isteyenler, onun şahsına değil, onun eserlerine değil, onun dinine taarruz etmeli idi. O vakit onun aklı, fikri yerinden oynar, artık zabt u raptı müşkül bir aslan gibi hasmına saldırmaktan hiç çekinmezdi.

İşte şiirlerinde onun hücumuna maruz kalanlar, onun şahsına ve eserlerine değil, onun dinine taarruz edenlerdi.

 

Mısır’daki Hayatı

Ben 932’de ilk Mısır’a gittiğim zaman Kahire’nin görülecek yerlerini bana göstermek için birkaç saat şehirde kalışı onu adeta bunaltıyordu.

Büyük bir izaz olmak üzere, birlikte Ezher’i, müzeyi, Darülfünun’u, hayvanat bahçesini, büyük camileri gezdik, ehramları gördük.

Bir Cuma günü de Mısır’ın, belki de İslam aleminin en mümtaz, en güzel okuyan hafızı, Şeyh Muhammed Rıfat’ı dinledik.

“– Bir de buranın en meşhur muganniyesi Ümmü Gülsüm var, onu da bir gece sen gider, dinlersin” dedi.

Görüyordum ki, Üstat şehirde bunalıyordu. Kahire’de biraz fazla kaldık mı, çok sıkılıyordu. Geçirdiği münzevi hayat onu büsbütün şehirden uzaklaştırmıştı. O muazzam şehrin hiçbir şeyi onu eğlendirmez, cezp etmezdi.

O, yalnız inzivagahında düşünmekle, yazmakla, okumakla vakit geçirir, başka şeyde zevk bulmazdı.

* * *

Sabahleyin erkenden kalkar, çayı hazırlar, sonra beni uyandırır, kahvaltı ederdik.

Üstat eskisi gibi yemiyordu. Pek az yiyordu. Gündüzleri sabah kahvaltısı ile iktifa ediyordu. Son zamanlarda çay da çok içmiyordu. Akşamları ise hafif sebze ve yoğurttan başka bir şey yemiyordu. “Burada başka türlü yaşanmaz” diyordu.

* * *

Eşya namına odasında birkaç kanepe, iki demir ayak üzerine konulmuş birkaç tahtadan ibaret karyola vazifesini görür bir şey, bir hasır seccade, bir çift nalın, bir divit, bir de duvarda Hikmet Bey’in Afganistan’dan gönderdiği bir seccade... Bu seccade lüks sayılırdı. Fakat o, en kıymettar bir hediye idi.

Üstat evden eve taşındığı zaman geceleri taşındığını söylerdi. Konu komşu eşyasını görmesin diye.

 

Demir Hafız

Eve döner dönmez hemen entarisini giyer, abdest alır, namaz vakti ise namazını kılardı. İnziva hayatı senelerce Kuran tercümesiyle meşguliyet, onu takva sahibi yapmıştı. Kuran’ı su gibi ezber okurdu.

“– Allah’a hamdolsun, demir hafız oldum, derdi. Şimdi Ramazanları teravihi hatimle kıldırıyorum.”

“– Hangi camide?”

“– Camide değil, evde. Bizim oğlan cemaat oluyor, ben imam. Beraber kılıyoruz. Birkaç rekat sonra, bakıyorum, Tahir arkamda yok. O kadar dayanabilmiş. Artık ben hem imam, hem cemaat oluyorum.

* * *

Müderris İhsan Efendi anlatıyor:

Bazı Ramazan geceleri biz de Üstat’a cemaat oluyorduk. Yanlışsız okuyordu.

“– Üstat, hakikaten siz demir hafız olmuşsunuz” derdik.

“– Evet, derdi, ben bunu hocama da yazdım. Dedim ki: Ben Kuran’ı himmetinizle takviye ettim, şimdi hatimle teravih kıldırıyorum. Bana dayanıklı Müslüman gönder.”

 

Kuran’a Olan Yakınlığı

Üstat’ın son seneleri hep Kuran tercümesiyle geçtiği için artık Kuran onun bütün kalbini, bütün ruhunu, bütün mevcudiyetini kaplamıştı. Kudret-i bedeniyesi müsait olduğu zamana kadar her gün mutlaka bir parça Kuran okurdu. Evvelce günde birkaç cüz okuyabilirken, sonraları takatsizliği hasebiyle birkaç sayfaya kadar indi. Hiç okuyamayacak kadar hastalanınca, Hafız Necati onu Kuransız bırakmadı. Hemen her gün onun başı ucunda, sakin ve sessiz odasında, hazin hazin okudu. O da gözleri kapalı, hazin hazin dinledi.

Üstat, Kuran’ın her ayeti ile, her kelimesi ile hatta harfleri ile günlerce, senelerce uğraştığı için, artık gönlünü oraya vermiş, bütün zevki o olmuştu. Bir pırlanta üzerinde işleyen sanatkar gibi, o, Kuran’ın muazzam ayetleri üzerinde senelerce çalışmış, onu anlamaya uğraşmıştı. Peygamberimizin devrinde olsaydı, o, bir Katib-i Vahy olurdu. Aradan on üç asır geçmiş olsa da Hazret-i Peygamber onu o payeye mazhar olanlar derecesine is’ad buyurmuş olsalar gerek.

Kuran’ı Türkçe’ye onun kadar güzel tercüme edebilecek yeryüzünde bir kişinin daha bulunmaması, elbette büyük bir mevhibe-i İlahiyedir. Hayatının son senelerini Kuran’a hasretmesi, hiç şüphe yok ki, bir saik-i manevinin taht-ı tesirindedir.

Bütün hayatı şiir içinde geçmiş olmakla beraber, şairliği o kadar faydalı bir şey görmezdi. Onu bir süs gibi, bir lüks eğlence gibi telakki ederdi. O kadar güzel şiirler yazmış olmakla beraber, bunları ehemmiyetsiz görür, “Ben daha faydalı şeyler yapmış olmalıydım” derdi. Şairliği kimseye tavsiye etmezdi. Ömrünün son senelerinde şiir ile iştigale vakit bulamayarak, bütün zamanını Kuran’a hasretmesi onun için büyük bir mazhariyet, çok feyizli bir akıbet olmuştu.

 

İstiklal Marşı’nın Yazılması

Yeni kurulan devlet için bir “Milli Marş” yazılması hususunda Büyük Millet Meclisi’nin altı ay müddet vererek açtığı “İstiklal Marşı Müsabakası”na muhtelif şairlerin gönderdiği tam 724 şiir gelmişti. Bunlar Maarif Vekaletinde teşkil edilen bir komisyonda incelenmiş ve içlerinden altı tanesi seçilerek Meclis Matbaasında bastırılıp mebuslara dağıtılmıştı.

Maarif Vekili bulunan Hamdullah Subhi Bey, müsabakaya “nakdi mükafat vaat edilmiş olması yüzünden” iştirak etmemiş olan şair Mehmet Akif Bey’e müracaat ederek, yazmasını istemişti. Bunun üzerine Mehmet Akif Bey “Ben mebusum, müsabakaya iştirak etmem, ayrıca yazarım” diyerek teklifi kabul edip, ikamet etmekte olduğu Taceddin Dergahı’nda, “Kahraman Ordumuza” ithaf ettiği İstiklal Marşı şiirini yazdı.

 

İstiklal Marşı’nın Meclis’te Okunması

İstiklal Marşı sadece bir şiir değil, ruhları coşturan bir hamaset ve belagat abidesi idi. Meclis’de Maarif Vekili Hamdullah Subhi Bey tarafından okunduğu zaman heyecan ve tezahürat son haddini bulmuştu; her mısraı her kıtası sürekli alkışlarla karşılandı.

* * *

Maarif Vekili kürsüye çıkarak büyük bir heyecanla İstiklal Marşı’nı okuyor. Marş’ın her mısraı, her kıtası sürekli alkışlarla karşılanıyor. Meclis’i büyük bir heyecan kaplıyor. Abdülgafur Efendi dua ediyor, bütün meclis amin-han oluyor.

O gün Üstat için en muazzam bir gündü. Hayatında bu kadar heyecanlı bir gün geçirmediğini söylüyordu.97

Nihayet 12 Mart 1337 (1921) günü mecliste verilen takrirler reye konup “İstiklal Marşı” olarak kabul edildi ve müteakiben bütün mebuslar ayağa kalkarak Maarif Vekilinin tekrar okuduğu İstiklal Marşı’nı, ayakda dinlediler.

* * *

Birçok takrirler verildi. Nihayet “bütün meclisin ve halkın takdirlerini celbeden Mehmet Akif Bey’in şiirinin tercihan kabulünü teklif eden, Basri Bey’in (Balıkesir Mebusu) takriri reye konularak kabul edildi.

Onun üzerine mebuslar tarafından “milletin ruhuna tercüman olan ve Meclis’in kabulüyle resmi bir mahiyet iktisap eden İstiklal Marşı’nın ayakta dinlenmek üzere, Maarif Vekili tarafından bir def’a daha Meclis kürsüsünden okunması” teklif edildi. Bütün (bilgi yelpazesi.net) azalar ayağa kalkarak büyük bir vecd ve heyecan içinde İstiklal Marşı okundu, dinlendi. 12 Mart 1337 Cumartesi, saat 17,45. Üstat heyecanından, mahcubiyetinden Meclis’te duramamış, salona çıkmıştı.

 

İstiklal Marşı’nın Ödülü, Mükafatı

Marş’ın kabulünden sonra Meclis muhasebecisi Necmeddin Bey, kanunen müsabakayı kazanana verilecek olan 500 lira nakdi mükafatı getirdi ise de Akif Bey, “Ben müsabakaya girmedim; bu para bana ait değildir” diye reddetti. Fakat muhasebecinin “Kanun metninde mükafatın, kazanana verileceği yazılıdır. Sizin marşınız kabul edilmiştir; bu para sizindir, Meclis kasasında kalamaz. Siz, usulen tesellüm edin, sonra istediğinizi yaparsınız” diye ısrar etmesi üzerine Akif Bey, parayı alıp... hibe etmiştir.

* * *

İstiklal Marşı için tahsis edilen beş yüz lira mükafatı Üstat’ın kabul etmemesi, o zaman çok kimselerce tuhaf görülmüştü. Bahusus o sırada sıkıntısı da vardı. Bu ikramiyeden bahsedenlere çok kızardı.

Baytar Şefik de bir gün bu sebeple Üstat’dan fena bir azar yedi.

Üstat, Ankara’da ceketle gezerdi. Paltosu yoktu. Pek soğuk günlerde Şefik’in muşambasını istiare ederek giyerdi. Bir gün Şefik :

“– Akif Bey, şu mükafatı red etmeyip de bir muşamba, yahut bir palto alsaydın daha iyi olmaz mıydı? diyecek oldu. Hiddetinden ne hallere geldiğini görmeliydiniz. Böyle söylediği için tamam iki ay Şefik’le konuşmadı.

* * *

Seneler sonra bir gün, Saraçhanebaşı’ndaki evinde kendisini ziyaret ettiğim, Akif Bey’in çok samimi ahbabı olan Erzurum mebusu Gözübüyükzade Ziya Bey, bu mesele açıldığı zaman bana şu hatırasını anlattı:

Şair Akif Bey’e “Yahu sen bu parayı neden almadın? Sırtında palton yok. Üstelik bana da ikiyüz elli lira borcun var. Alıp da bari borcunu verseydin” dediğim zaman, merhum sert bir eda ile,

“Borç başka, bu iş başka” diye bana mukabelede bulundu.

Halbuki ben, Akif Bey’in karakterini iyi bildiğim halde, sırf bir latife olsun diye mahsus böyle söylemiştim.

 

İstiklal Marşı Milletin Malıdır

Üstat, uzun bir hicretten sonra memlekete dönmüştü. Gurbet illerinde sevgili yurdunun hicran ve hasreti onu yakmış, kavurmuştu. Ciğerleri şişmiş, vücudu bir külçe kemik halinde kalmıştı. Beyoğlu’nda Mısır Apartmanı’nın loş ve sakin bir odasında son günlerini yaşıyordu. Sevdiği bazı arkadaşları kendisini ziyarete gelmişlerdi. Milli Mücadele günlerinden bahsediliyordu. Söz İstiklal Marşı’na intikal etti.

İstiklal Marşı denince üstadın gözleri büyümüş ve parlamıştı. Hastabakıcının yardımıyla doğruldu, anlatmağa başladı:

“– İstiklal marşı... O günler ne samimi, ne heyecanlı günlerdi. O şiir, milletin o günkü heyecanının bir ifadesidir. Bin bir feciyi karşısında bunalan ruhların, ıstıraplar içinde halas dakikalarını beklediği bir zamanda yazılan o marş, o günlerin kıymetli bir hatırasıdır. O şiir bir daha yazılamaz... Onu kimse yazamaz... Onu ben de yazamam... Onu yazmak için o günleri görmek, o günleri yaşamak lazım. O şiir artık benim değildir. O, milletin malıdır. Benim millete karşı en kıymetli hediyem budur...”

Bunu söylerken Üstat yorulmuştu. Başı yastığa düşüyordu. O kemik külçesini yavaşçacık itina ile yatağına uzattık. Misafirler veda ettiler. Üstat gözlerini kapadı. Sakin, sessiz uyumaya başladı.

* * *

Bir gün Üstat’a sordum:

“– İstiklal Marşı’nı niçin Safahat’a koymadınız?”

“– Onu millete hediye ettim, dedi; artık o, milletindir. Benimle alakası kesilmiştir. Zaten o, milletin eseri, milletin malıdır. Ben yalnız gördüğümü yazdım.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...