Ömer Seyfettin’in TARİHÎ HİKAYELERİ VE KAHRAMANLARI

» Ömer Seyfettin’in TARİHÎ HİKAYELERİ VE KAHRAMANLARI

Sponsorlu Bağlantılar

Tüm kadın giyim fırsatları için tıklayın !

 

Özelde Millî Edebiyat döneminin, genelde Türk öykücülüğünün önemli bir ismi olan Ömer Seyfettin, konusunu tarihten alan hikâyelerinde -“Başını Vermeyen Şehit”, “Büyücü”, “Diyet”, “Ferman”, “Forsa”, “Kaç Yerinden”, “Kızıl Elma Neresi?”, “Kütük”, “Nadan”, “Pembe İncili Kaftan”, “Teke Tek”, “Teselli”, “Vire” ve “Topuz”-  iki şekilde okuyucusunun karşısına çıkar. Bunlardan birincisi, asıl kişi olarak seçilen kahramanların şahsında yüksek değerleri olumlaması, araç değerleri ise olumsuzlamasıdır.  Diğeri ise tarihselliğini gerçekleştiren bir insan olmasıdır.

 

Ömer Seyfettin, çoğunluğunu I. Dünya Savaşı yıllarında yayınladığı hikâyelerinde her şeyden önce yüksek değerlerin yanında, araç değerlerin karşısında yer alan bir yazar olarak tezahür eder. Yazarın söz konusu hikâyelerinde ifade bulan bu tavrının daha iyi anlaşılabilmesi, asıl kişilerin ortak hususiyetlerinin tespit edilmesine bağlıdır. O hâlde bu hikâyelerin asıl kişileri kimlerdir, ortak hususiyetleri nelerdir?

 

Ömer Seyfettin’in konusunu tarihten alan hikâyelerinde asıl kişilerin ortak hususiyetleri, yüksek değerleri benimsemiş ve yüksek değerlerden yana tavır koyan kişiler olmalarıdır.  Başını “Vermeyen Şehit”te Deli Hüsrev, Deli Mehmet; “Büyücü”de Doğan, “Diyet”te Koca Ali, “Ferman”da Tosun Bey, “Forsa”da Kara Memiş, “Kaç Yerinden” hikâyesinde Ferhat Ali Bey, “Kızıl Elma Neresi?” hikâyesinde askerler, “Kütük”te Arslan Bey, “Nadan”da Köse Vezir, “Pembe İncili Kaftan”da Muhsin Çelebi, “Teselli”de İskender Paşa, “Teke Tek”’te Cem ile Kasım, “Topuz” ve “Vire”de komutanlar yüksek değerlerin belirlemesinde olan ve onlardan yana açık tavır alan kişilerdir.

 

Alfabetik olarak sıraladığımız bu hikâyelerden ilki olan “Başını Vermeyen Şehit”te Anadolu “dervişlerinden” Deli Hüsrev ile Deli Mehmet, fedakârlık, sadakat, vefa gibi yüksek değerlerin belirlemesinde, araç değerlerin ise karşısında olan kişilerdir. Her ikisi de yüksek değerlerden yana tavır koyarlar. Yüksek değerler için ölümü bile göze alırlar. Yazar-anlatıcı onları kısaca şöyle tanıtır: “(…) dünya şerefinde gözleri olmayan Anadolu dervişlerindendi. Her zaferden sonra kumandanları onlara rütbe, hilat, murassa kılıç gibi şeyler vermeye kalkınca gülerler: “İstemeyiz! Fâni vücuda kefen gerekir. Hilat nâdanları sevindirir…” derler, Hak uğrundaki gayretlerine ücret, mükâfat, şabaş kabul etmezlerdi. Harp onların bayramıydı (…)” (Ömer Seyfettin 2007b: 205).

 

 

 “Büyücü”de Doğan, yüksek değerlere hayat veren kişi olarak okuyucunun karşısına çıkar. Halkın arasına karışmadığı için üzerinde bir belirsizlik halesi oluşan, bundan dolayı da sevilmeyen Doğan, kendisini işine adamış bir âlimdir, kahramandır. Ne var ki halk, onun bu ketumluğundan rahatsız olur; nihayet yaşadığı şehirden uzaklaştırılır.  Doğan, yüksek değerlerin belirlemesinde olduğu için ne kendisini açıklama gereği hisseder ne de kendisine kötü davranan halkına kırılır.  Sıdk ile işini yapmaya devam eder. Nihayet, bir gün Sultan Selahattin-i Eyyübî’nin Akkâ kalesini almasına bir keşfiyle yardım eder. Selahattin-i Eyyübî ise onu bu katkısından dolayı ödüllendirmek ister. Eylemlerini “hasbetenlillah” yapan, araç değerlerin karşısında olan Doğan, Sultan’ın kendisine ödül olarak vermek istediği para, mal mülk gibi değerleri reddeder. Sadece Selahattin-i Eyyübî’den kendisini başarısından dolayı omuzlarına alan halkın elinden kurtarmasını ister.

“-Doğan! Sana bin deve, yüz bin Dinar, hem de bütün Kerek malikânelerini ihsan ettim. Daha ne istersen söyle… Emirlik, hâkimlik, ne istersen... dedi.

-Ben bir şey istemem. (…)

-Ben bu hizmeti hasbetenlillah yaptım. Ecrimi ancak Allah’tan isterim, dedi. (…)

-Yalnız beni bunların elinden kurtar!” (Ömer Seyfettin 2007b: 230).

 

“Diyet” hikâyesinde Koca Ali, gösterişten, “kendisini pazarlamak”tan uzak sessiz, sakin ve onurlu işini yapan, “çeliğe çifte su vermesini bilen” bir kılıç ustasıdır. Hemen tamamen işiyle ve ibadetiyle meşgul olan, araç değerlerin ise çok açık bir şekilde karşısında olan Koca Ali’ye iftira edilir; o, hırsızlıkla suçlanır. Bir süre sonra kanun karşısına çıkarılan ve yargılanan, şer’î kanunlara göre ancak diyetini ödeyerek itham edilen suçtan aklanabilecek olan Koca Ali, parası olmadığı için cezaya razı olur. Ancak onun dürüst bir insan olduğunu düşünen çevresi, parası olan kasap Hacı Mehmet’ten Koca Ali’nin diyetini ödemesini ister. “Hacı Kasap”, Koca Ali’nin diyetini öder, borcunu ödemesi için onu yanına hizmetçi olarak alır. Koca Ali, hamisinin her dediğini yapar; ancak gördüğü kötü muamele karşısında bir gün dayanamayacak kadar öfkelenir. Kendisinden sürekli diyetini ödemesini isteyen kasap Hacı Mehmet’e sol kolunu bileğinden keserek sunar; yeniden özgürlüğüne kavuşur. Dürüst, sadık, vefalı bir insan olan Koca Ali, minnetli kalmayı kabul edemez. Eylemiyle hem yüksek değerlerin belirlemesinde olduğunu gösterir hem de bu değerlerden yana tavır koymuş olur.

 

“-Kolunun diyetini benim verdiğimi unutuyorsun galiba, dedi, ben olmasam şimdi çolak kalacaktın…Koca Ali, yine cevap vermedi. Acı acı gülümsedi. Kızardı. Sonra birden sarardı. Hızla döndü. Bilediği satırların en büyüğünü kaptı. Sıvalı kolunu, yüksek kıyma kütüğünün üstüne koydu. Kaldırdı, ağır satırı öyle bir indirdi ki... (…)” (Ömer Seyfettin 2007b: 272-273).

 

“Ferman”da Tosun Bey, simge nesne olan otağ-ı hümayunu kaybedenleri ağır bir şekilde eleştirir. Aldığı bu açık tavır ise ne yazık ki canına mal olur. Devrin sadrazamı ile silahtarı, Tosun Beyi simge nesneyi zorluklara rağmen bulduğu için ödüllendireceği yerde cezalandırırlar. Tosun Bey’in idamını isteyen bir ferman yazarlar ve bu fermanı Niş Beyine vermek üzere Tosun Beye emanet ederler. Hiçbir sorumluluktan kaçmayan Tosun Bey, hemen yola çıkar. Yolda fermanın kendisinin katlini isteyen bir emri içerdiğini anlar. Sadakatinden ödün vermeyen Tosun Bey, kısa süreli bir tereddütten sonra fermanı Niş Beyine verir, gereğinin yapılmasını ister. Tosun Bey, yüksek değerlerin belirlemesinde olduğu, araç değerlerin ise karşısında yer aldığı için ölüm ile yaşam arasında kaldığı anda bile kişilikli bir ölümü kişiliksiz bir yaşama tercih eder.

 

 

“Sadakatten, cesaretten, fedakârlıktan, harpten, hücumdan başka ne yapmıştı? (…)

-Ben senin başını kesmem, Tosun Bey. Şimdi affını yazacağım. Çifte katar çıkaracağım.  İstirhamım kabul olunmazsa kendi başımın kesilmesini isteyeceğim.

 
-Hayır, bey! Hayır… Padişahın emrinden dışarı çıkma. Beni kes… Kestikten sonra affımı istirham et. Padişahım, kendi emri yerine geldikten sonra ben kulunu affetsin” (Ömer Seyfettin 2007b: 101, 104).

 

“Forsa”da Kara Memiş, yıllar süren esaretten kurtulmuş, vatanına kavuşmak için büyük olanakla karşılaşmış olmasına rağmen, cephe gerisinde beklemek yerine oğlu Turgut’la birlikte savaşa katılır. Onun bu eylemi, vatan, sadakat, cesaret, fedakârlık gibi yüksek değerlerin belirlemesinde olan, bu değerlerden yana tavır alan bir insan olduğunu gösterir.
 

“-Vurulursun! Vatana hasret gidersin! diye onu gemide bırakmak istedi. Kara Memiş o vakit, birdenbire gençleşmiş bir kaplan gibi doğruldu. Duramıyordu. Kalkan, kılıç istedi... Sonra geminin kıçında sallanan sancağı göstererek:

-Şehit olursam bunu üzerime örtün! Vatan, al bayrağın dalgalandığı yer değil midir? Dedi.” (Ömer Seyfettin 2007a: 221).

 

“Kaç Yerinden” hikâyesinde destan yazarı ile doktor arkadaşının kendisiyle tanıştırdığı Ferhat Ali Bey, ayrı ayrı birer kişidir; her ikisi de yüksek değerlerin belirlemesindedir. İçinde bulunduğu zaman diliminde eksik olanı geçmişten getirilen örneklerle işaret etmeye çalışan destan yazarı, geçmişin yüksek değerlerin gerçekleştiği bir zaman dilimi olduğunu düşünür.

 

“-Mazide bugünkü medeniyetin, maddiyatın söndürdüğü nurlar var, dedim. Ulviyet var ruh azameti var. Fikir uğrunda fedakârlık var. Doğruluk, sadakat, vefa, fazilet, kerem, şefkat, muhabbet, aşk var. Hayatın hakiki manası olan mefkûre var. Sonra rebabiyet var… Ah şimdi…” (Ömer Seyfettin 2007b: 119).

 

Çağına yüksek değerlerin değil araç değerlerin hâkim olduğunu düşünen destan yazarının aksine Ferhat Ali Bey ise I. Dünya savaşı yıllarında farklı cephelerde bulunmuş, girdiği her mücadelede pek çok yerinden yaralanmış bir kahramandır.  Şöhret, yarar, çıkar, para gibi araç değerlere tamamen kapalı olan Ferhat Ali Bey, yüksek değerlerden yana tavır koyan kişidir. Doktoru ondan kısaca şöyle bahseder:

 “-Hayır, tamamıyla nisyan istemiyor. Hastanemde onunla uzun uzadıya konuştum. Ruhunu anladım. “Ölülere mükâfat, dirilerin hatırasıdır” diyor. Onun fikrince bir kahraman öldükten, ebedî hayata karıştıktan sonra tebcil olunmalı. Sağken tebcil ve mükâfat kahramanlığın,  fedakârlığın hasbîliğini bozar. Fazilet şuursuz,  menfaat kaybından azade iken şuurlu bir hâle geçer. Sahibini küçültür, düşürür” (Ömer Seyfettin 2007b: 124).

 

 

“Kızıl Elma Neresi?” hikâyesinde, Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi olarak kabul edilen padişaha sadık olan ve göreve her zaman hazır olan askerler, yüksek değerlerin belirlemesinde kişiler olarak okuyucunun karşısına çıkarlar.

 

“Nadan” hikâyesinde Köse Vezir, işlerin başına geçmesi için padişahın kendisine yaptığı teklifi ,  şeyler karşısında açık tavır alan insanlar için şartlar müsait olmadığından bedeli ölüm bile olsa geri çevirir. Aldığı bu tavırdan dolayı hapsedilen Köse Vezir, ahdında kararlıdır; ancak suçsuz yere hapsedilmiş cahil bir kişinin özgürlüğüne kavuşması için yemini bozar, verilen görevi kabul ederken yüksek değerlerin yanında, araç değerlerin karşısında tavır almıştır. Kararlılığı, sadakati ve cesareti padişah tarafından kabul edilmiş olan Köse Vezir’den şu cümlelerle bahsedilir:

 

“Ancak böyle bir adam müşkül zamanlarda büyük işler yapabilirdi. Padişah bunu biliyordu. Gözünün önüne zamanenin paşaları, çelebileri geldi. Hepsi iki kat rükû vaziyetinde ölüm korkusuyla benizleri sararmış, yalnız hile, yalnız fesat, yalnız fitne düşünüyorlar; şeytanların bile aldanacağı yalanlar, iftiralar uydurarak birbirlerinin kanlarını içiyorlardı. Fakat Köse Vezir öyle değildi. Ârifti. Âlimdi. “Dünya ve mâfi ha”nın ne olduğunu sezmişti. Daima “zevâl” uçurumuna giden ikbal yolunda hakikati unutmaz, mağrurlanmaz; para, servet, ihtişam, saltanat gibi şeylere de tenezzül bile etmezdi (…)” (Ömer Seyfettin 2007b: 378).  

 

Yakup Çelik, Ömer Seyfettin’in sözünü ettiğimiz hikâyelerindeki asıl kişilerin en belirgin insani özelliklerinin çıkarlarını düşünmeden toplum, insanlık ve onur için mücadele etmek

olduğunu söyler (Çelik 2006: 97). Hakikaten öyledir. “Teselli”de  İskender Paşa, mağlup olmuş bir komutan olarak devletin kendisine vereceği cezaya rıza gösterir. Olanaklar arasında kaçıp canını kurtarmak olmasına rağmen o, başarısızlığın bedelini ödemek için kendisini devletine feda etmek ister; onun bir seçimi de içeren bu eylemi, yüksek değerlerin belirlemesinde olan ve bu değerlere yönelik tavır alan bir insan olduğunu gösterir.

 

“Kütük” ve “Vire” hikâyelerinde savaşın sadece mücadele ile değil strateji ile kazanıldığını ortaya koyan Arslan ile Barhan Beyler, teslim olmuş düşman karşısında bile yüksek değerlerden ödün vermeyen birer insan olarak tezahür ederken diğer kahramanlarla birleşir. “Teke Tek”’te Cem ile Kasım; “Topuz”da kendisini milleti için feda eden, daha iyi bir ifadeyle çok riskli bir işi üstlenmekten çekinmeyen elçi, açıkça yüksek değerlerin yanında tavır alan kişilerdir. “Pembe İncili Kaftan”da Muhsin Çelebi, diğer kahramanlar gibidir; yüksek değerlerin belirlemesindedir, onlardan yana tavır koyar. “Allah’tan başka kimseye secde etmeme”yi mefkûre hâline getirmiş olan Muhsin Çelebi, dürüstlük, tevazu, sadakat, fedakârlık gibi değerlerden hiç vazgeçmez. Öyle ki kendisine gönderilen elçilere fena muamele eden Şah İsmail’in karşısına elçi olarak çıkmayı bile kabul eder. Ayrıca bu görev için devletten hiçbir harcamayı kabul etmez, her şeyin masrafını kendisi karşılar. Kısaca o da diğer kişiler gibi yüksek değerlerin belirlemesinde olan bir insandır.

 

“Mademki bu bir fedakârlıktır, fedakârlık ücretle olmaz. Hasbî olur. Devlete karşı ücretle yapılacak bir fedakârlık ne olursa olsun, hakikatte şahsî bir kazançtan başka bir şey değildir. Ben maaş, mansıp, ücret filan istemem. Fahrî olarak bu hizmeti görürüm. Şartım budur!” (Ömer Seyfettin 2007b: 179).
 
Kaynak: Oğuz ÖCAL-Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim dergisi


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...