Soru ve Cevap
>

Sarin Gazı nedir - Etkileri yapımı ve kullanımı

Sarin Gazı nedir - Etkileri yapımı ve kullanımı |  görsel 1
Suriye hükümetine  muhalefet eden birliklerin sarin gazı kullandığına dair iddialar gittikçe büyüyor. Öncelikle Avrupa Basınında gündeme gelen iddiaların ardından Birleşmiş Milletler yetkilisi Carla del Ponte de Suriye'deki çatışma kurbanlarının ifadelerine göre, muhaliflerin sinir gazı sarin kullanılmış olabileceğini söyledi. Suriye’nin dünyanın en büyük kimyasal silah stoklarından birine sahip olduğu sanılmakta. Silahlar arasında hardal gazı, daha modern bir silah olan sarin gazı da var. Ayrıca Amerikan Hükümeti yetkilileri de güvenilir kaynaklardan edindikleri bilgilere göre sarin gazının kullanılmış olabileceiğini kabul ettiler. Renksiz bir sıvı olup buharı da sıvısı gibi renksizdir. Son derece etkili ve öldürücü bir gazdır. Renksiz ve kokusuz olduğu için sezilmesi ve teşhisi zordur. Sinir gazları sınıfından, renksiz, kokusuz aşırı toksin nitelikli gaza verilen addır. Solunma süresine bağlı olarak spazm, felç, baygınlık ve ölüme neden olabilen Kimyasal kökenli kitle imha silahıdır.  Burun akması, göğsün sıkışması, görüşün zayıflaması, nefes almada güçlük, aşırı terleme, adalelerin kasılması, kusma, gözbebeklerin küçülmesi ve görüşte bulanıklık, sendeleme, şaşkınlık, uyuşukluk, hafıza kaybı, çırpınma, koma, nefesin kesilmesi ve ölümün meydana gelmesidir. 1995'teki Tokyo metrosuna düzenlenen sarin gazlı terör saldırısında gazın etkisinde kalan bazı kişilerde burun ve ağız kanaması semptomları da görülmüştür. Öldürücü dozda alındığında genellikle ölüm 1-10 dakika içinde gerçekleşir. Sarin (NATO’nun adlandırmasına göre rumuzu: GB) bir sinir gazıdır. 1938`de Alman Kimyageri Gerhad Schrader tar...

Omurgasız Hayvanlar nelerdir üreme şekilleri

Omurgasız Hayvanlar nelerdir üreme şekilleri |  görsel 1
Omurgasızlar (Latince: Invertebrata), bir omurgası olmayan hayvanlara verilen genel bir addır. Omurgasız olarak adlandırılan canlıların yapılarında hiçbir iskelet bulunmaz. Omurgasız hayvanların vücudunun dış kısmını örten ve destekleyen bir dış yapı bulunur.   Omurgasız canlılar, en basit çok hücreli canlı olan Trichoplax adhaerens’den itibaren başlayan metazoa aleminin altında incelenmektedir. Omurgasız hayvanlardan bazıları; çekirge, örümcek, kelebek, sinek, solucan, ahtapot, yengeç, ıstakoz,midye, ve denizanasıdır. Omurgasızlar, Parazoa (Gerçek dokulara sahip olmayan canlılar) ve Eumetazoa (Gerçek dokulara sahip canlılar) olmak üzere iki alt sınıfta incelenirler.   Omurgasız hayvanların kıkırdak doku ve kemik dokudan oluşan iskeletleri yoktur. Bazı omurgasız hayvanların vücutlarında iskelet görevi gören değişik yapılar vardır. Örneğin yengeçlerde bulunan sert kabuk ve böceklerdeki kitin adı verilen örtü iskelet görevi yapar. Omurgasız hayvanların bir bölümü karada bir bölümü suda yaşar. Karada yaşayan omurgasız hayvanların akciğerleri yoktur. Bu hayvanlar trake solunumu ya da deri solunumu yaparlar. Suda yaşayan omurgasız hayvanlar ise solungaçlarıyla solunum yapar.   Omurgasız hayvanlar yumurta ile çoğalır. Çekirge, örümcek, kelebek, hamam böceği, sivrisinek çevremizde gördüğümüz omurgasız hayvanlardır. Ahtapot, yengeç, ıstakoz, midye,denizkestanesi, denizyıldızı, süngerler, denizanası ve mercanlar suda yaşayan omurgası...

Ortaçağda Sanat - Ortaçağda Mimarlık

Ortaçağda Sanat - Ortaçağda Mimarlık |  görsel 1
"Katedral"in ortaçağın tipik bir anıtı olması, Kilise'nin güçlülüğünden ve halkları -içtenlikle olsun olmasın 'iman'a zorlanmasından ileri geliyordu. Bunun sonucu olarak da herkes katedrallerin yapımına katılmaktaydı: Kimi para yardımı yapıyor, kimi taş çıkarma ya da taşıma gibi angaryalar yükleniyor, kimi sanatıyla katkıda bulunuyor, zanaatçıları evinde barındırıyor ya da vitraylar armağan ediyordu. O dönemdeki tekniğin ilkelliği sonucu her çeşit iş insan gücüyle başarılacağından, bir Nötre Dame, bir Chartres, bir Reims katedralinin ne kadar zamanda bitebileceği düşünülebilir. Gerçekten de yapımı yüz yıl sürenlerin sayısı az değildir.   Ortaçağın başlangıcında kiliseler antik bazilika'ları (ticaret ve sosyal olaylar için toplanma yeri olarak yapılmış, çatısı dikdörtgen biçiminde sütunlu salonlardan meydana gelmiş Roma yapısı.) örnek tutan dikdörtgen bir nef'ten (kiliselerde kubbe altı bölümü, şahın.) yapılmıştı. Buna, zamanla 'transept' (bir kilisenin esas yapısına dik inşa edilmiş, yapıya haç şekli veren yan bölümler.), yan netler, bitişik küçük kiliseler, çan kuleleri de eklenmişti. Bu büyüme ortaya çetin bir sorun çıkarıyordu: Damın örtülmesi... Kilise yalnız bir nef'ten oluşmuşken, kirişlere dayanan bir dam inşa etmekle iş çözümleniyordu, ama yapının gelişmesiyle bu yöntem yetersiz kaldı; çünkü putreller belli bir ölçüden uzun yapılınca sağlamlığından kaybediyordu. Ayrıca, bütün bu tahta parçalar, her an yangın tehlikesiyle karşı karşıyaydı.   Bu yüzden, XI. yüzyılın başından beri adi damın yerine taş tonozlar kullanılmaya başlandı. Bu tonozun iç eğme...

Ayna nedir Çeşitleri ve Resimleri - Aynanın Tarihçesi

Ayna nedir Çeşitleri ve Resimleri - Aynanın Tarihçesi |  görsel 1
Ayna; Bir cisimden yayınlanan ışık ışınlarını yansıtarak, o cismin görüntüsünü oluşturan optik araçlardır. Gerçekte her cismin, az da olsa ışığı yansıtma özelliği vardır. Bu fiziksel olgu, doğadaki ışık yayınlamayan cisimlerin de gözle görülmesini sağlar. Kendileri birer ışık kaynağı olan (güneş, lamba gibi) cisimler, doğrudan yayınladıkları ışık ışınlarının etkisiyle görünürler. Işık yayınlamayan cisimler, başka ışık kaynaklarından gelen ışınları yansıtmakla görünebilirler. Ancak ışığı yansıtan her cisim, bir ayna işlevi görmez. Bunun için yansıtma yeteneğinin yüksek ve yüzeyinin de pürüzsüz olması gerekir. Örneğin iyi parlatılmış bir metal ya da ağaç, parlak bir cam ve durgun sıvı yüzeyleri ayna görevi yapar. İlk çağlardan beri bunlar, ayna olarak kullanıldı.   Aynanın Tarihçesi:   İlk yapay aynalar, cilalanmış metal yüzeylerdi. Maden çağında bu amaçla tunç kullanıldı. Eski Mısır (İÖ 2500) ve Miken uygarlıklarında ise altın, gümüş ve tunç aynaların varlığı saptandı. Etrüsklerin (İÖ 6. yüzyıl) yuvarlak ya da oval aynalarından esinlenerek Romalılar, kendilerine özgü aynalar yaptılar. İS 2. yüzyılda bir yüzü karartılmış ilk cam ayna bulundu ve metal aynalarla birlikte ortaçağ boyunca kullanıldı. 15. yüzyılda, bugünkü Güneybatı Belçika ve Kuzey Fransa’da yaşamış olan Flandriarın duvar aynaları, Rönesans döneminde tüm Avrupa’ya yayıldı. Çok ince işlenmiş çerçeveler içindeki bu duvar aynaları, saray ve şatolarda, süslemecilikte kullanıldı. Cam aynaların sırlanmasında çok iyi bir yansıtıcı olan gümüşten başka, daha ucuz olmaları nedeniyle çelik, kalay, kalay alaşımları ve kurş...

Flamingo Kuşu hakkında -Yaşam alanları özellikleri

Flamingo Kuşu hakkında -Yaşam alanları özellikleri |  görsel 1
Flamingo FLAMANKUŞU (Phoenicopterus ruber); Alm. Flamingo (m), Fr. Flamant (m), İng. Flamingo. Familyası: Flamangiller (Phoenicopteridae). Yaşadığı yerler: Tropik bölgelerin acı ve tuzlu su kenarlarında sürüler halinde. Türkiye’de de vardır. Özellikleri: Uzun pembe bacaklı, perde ayaklı, gövdeleri mekik biçimli, beyaz pembemsi tüylü, ince uzun boyunlu, gagası içe doğru kıvrık ve ucu siyahtır. Çeşitleri: Avrupa, Afrika, Şili, Amerika flamanı gibi türleri vardır.   FİLOMİNGOLAR HAKKINDA Tropik bölgelerin, acı ve tuzlu göl, bataklık ve sığ okyanus kıyılarında sürüler halinde yaşayan bir su kuşu. “Flamingo” da denir. Uzun boyunlarının “S” gibi kıvrık oluşu tipiktir. Çamurdan yapılmış 15-45 cm yükseklikte kesik koni şeklindeki yuvaları ilgi çekicidir. Koloni halinde kuluçkaya yatar, beslenir ve göç ederler. Beyaz pembemsi tüylü, kanat uçları siyah, bacakları ince uzun, pembe ve parmakları perdelidir. Pembe gagalarının ucu içe kıvrık ve siyahtır. Kenarları sık tüylü olup, çamur ve suyu süzerek besinleri ayıklar, gaga içine alıkoyar. Flamanlar, ördekler gibi suyun çamurlu diplerindeki organik besin, yumuşakça, kabuklu ve küçük balıklarla beslenir. Tüy, bacak ve gagalarının tatlı pembe rengi, yedikleri kırmızı karideslerden meydana gelir. Gaga içinin üst ve alt yüzeylerinde, küçük canlıları ayıklamaya yarayan kemiksi plakalardan meydana gelen bir filitre sistemi vardır. Gaga ucu içe kıvrık olduğundan suya soktuğunda üst ucu alta, altı üste gelir. İleri-geri hareketli pistonlu dilleriyle suyu emer ve kısa bir süre sonra dışarı püskürtür. Kemiksi plaklarda kalan planktonlar yutulur. Suyu emip dışarı atmaları y...

Nasreddin Hoca'nın en güzel fıkra örnekleri

Nasreddin Hocanın en güzel fıkra örnekleri |  görsel 1
Acemi Bülbül   Nasrettin Hoca bir gün komşusunun bahçesine girer.Bahçedeki armutları görünce dayanamaz.Bir tane yer,dayanamaz bir daha,bir daha derken armut ağacına çıkıverir.Başlar yemeye.Tam bu sırada bahçenin sahibi çıkagelir.   Hoca şaşkınlıkla başlar bülbül gibi ötmeye.   Bahçenin sahibi şaşkın şaşkın Hocanın olduğu ağacınyanına varıp, ---Ne yapıyorsun burada diye bağırır. Hoca sakince cevap verir. ---Ben bülbülüm,yuvam da burada,der. Tekrar cırlak sesiyle ötmeye başlar. Bahçe sahibi öfkeyle ---Bülbül böylemi öter be adam diye bağırınca, Hoca ---ben acemi bülbülüm.Ancak bu kadar ötüyorum,der.   ***   Ateş Düştüğü Zaman   Nasreddin Hoca'nın evine tüccar arkadaşı misafir olmuş.Hoca ona mantı pişirip getirmiş. Arkadaşı acele edip mantıyı hemen ağzına atınca boğazı yanmış. Boğazının yandığını belli etmemek için başını tavana doğru dikmiş ve yanmanın etkisi gidince de başını tavandan indirmeyip sormuş : -Hocam bu tavanı ne zaman yaptınız. Hoca hemen : -Boğazına ateş düştüğü zaman, demiş.   **   Ben uyuyorum   Bir gün Nasreddin Hoca şehire gelip, bir arkadaşıyla birlikte handa kalmış. Gece yarısı arkadaşı sormuş: - Hocam, uyudunuz mu? - Buyurun birşey mi var? - Biraz borç para isteyecektim. Nasreddin Hoca derhal horlamaya başlayıp: - Ben uyuyorum! demiş.   **   Bizde kibir yok   Nasreddin Hoca'ya yapilan sakalar tukenip bitmezdi. Aksehir'liler bir gun Hoca'ya takilir ve sorarlar. -Hocam senin evliyalar katinda ulu bir kisi oldugun soylenir asli var midir? Hoca'nin boyle bir iddiasi elbette yoktur ama bir kere so...

Daire ve çember nedir - özellikleri ve farkları

Daire: Bir çember ile sınırlandırılmış alandır. Daire, çemberin içinde kalan alana verilen addır. Burada alandan kasıt, bir çemberin çevrelediği noktaların kümesi olmasıdır. Bir dairenin açık daire ya da kapalı daire olmasını dairenin sınırlarını oluşturan çemberin daireye dahil olup olmadığı belirler; çember daireye dahilse kapalı daire, değilse açık dairedir. Daireler genelde D harfiyle gösterilirler. Bir çemberi tanımlayan merkezi ve yarıçapı olduğu için, dairenin gösteriminde daireyi tanımlayan çemberin merkezi ve yarıçapı kullanılır. Bu nedenle, dairenin merkezi ve dairenin yarıçapı terimleri doğal olarak kullanılmaktadır. Mesela  'deki birim çemberin tanımladığı daireye birim daire adı verilir ve D(0,1) ile gösterilir. Burada 0 'dan kasıt 'deki orijindir. Yarıçapı r olan bir dairenin alanı A = πr2 formülüyle bulunur. Çevre uzunluğu ise C = 2πr formülüyle bulunur. Kartezyen koordinatlarda merkezi (a,b) ve yarıçapı R olan açık bir D dairesinin tanımı şu şekilde yapılmaktadır:   Benzer bir şekilde, aynı merkez ve yarıçapa sahip kapalı bir dairenin tanımı ise şu şekilde yapılmaktadır: Tıklayınız: http://www.msxlabs.org/forum/matemat...755-daire.html Çember: Matematikte, düzlemde sabit bir noktaya eşit uzaklıkta bulunan noktaların kümesine çember denir. Başka bir deyişle, düzlemde sabit bir noktadan eşit uzaklıkta bulunan noktaların geometrik yeri bir çember belirtir. Tanımda bahsi geçen sabit noktaya çemberin merkezi, eşit uzaklıkların herbirine yarıçap, yarıçapın iki katı uzunluğa ise &c...

1. Dünya Savaşı'nda savaşan devletler ve özlelikler

İtilaf Devletleri:  Britanya İmparatorluğu  Fransa  İtalya  Rusya Çarlığı Sırp Krallığı Birleşik Devletler Belçika Krallığı Avustralya Yeni Zelanda İttifak Devletleri:  Alman İmparatorluğu  Avusturya-Macaristan  Bulgaristan Krallığı  Osmanlı İmparatorluğu I. Dünya Savaşı, 1914 yılında Avrupa'da başlamış, ancak dünyanın dört bir yanındaki ülkelerin katılması ve diğer kıtalardaki sömürgelere de yayılması nedeniyle "dünya savaşı" olarak adlandırılmıştır. 1914'te başlayan savaş 1918 yılında sona ermiştir. 30 Ekim 1918'de Osmanlı Devleti Mondros Mütarekesi'ni imzalayarak savaştan çekildi. Nedenleri Birinci Dünya Savaşı, 19. yüzyıl ile 20. yüzyılın başlarında meydana gelen olay ve gelişmelerin bir sonucudur. Bu bakımdan sebeplerini bu dönemde aramak gerekir. Birinci Dünya Savaşı, Avrupa'da dört merkezi devlete karşı, Avrupa ve diğer kıtalarda bulunan yirmi beş devletin giriştiği, o tarihe kadar görülmemiş ilk dünya savaşıdır. I. Dünya Savaşı Avrupa'da ittifak veya merkezi devletler diye adlandırılan Almanya, Avusturya-Macaristan, Osmanlı Devleti ile itilaf devletleri diye adlandırılan İngiltere, Fransa, Rusya ve ABD önderliğindeki itilaf devletleri arasında gerçekleşmiştir. I. Dünya savaşının genel ve özel olmak üzere iki nedeni vardır. Genel Nedenler Fransız İhtilalinin getirdiği yeni anlayış ve görüşler siyasi ve sosyal hayatta büyük değişiklikler yapmıştır. Milliyetçilik düşüncesi özellikle 20. yüzyılın başlarında etkisini göstermeye başlamıştır. 1815 yılında Viyana Kongresi ile Avrupa'ya yeni bir statü getirilmiş ve buna göre de güçler dengesi kurulmuştur. Özellikle 1870 Sedan Savaşı ile Alman ve İtalyan birliklerinin kuru...

Olasılık,permütasyon ve kombinasyonun tarihçesi

Olasılık   Olasılık bir şeyin olmasının veya olmamasının matematiksel değeri veya olabilirlik yüzdesi, değeridir. Olasılık kuramı istatistik, matematik, bilim ve felsefe alanlarında mümkün olayların olabilirliği ve karmaşık sistemlerin altında yatan mekanik işlevler hakkında sonuçlar ortaya atmak için çok geniş bir şekilde kullanılmaktadır. olasılık bir olayın olma veya olmama şansının matemetiksel karşılığına denir.imkansız olayın ve imkanlı olayın toplamı daima 1 dir   Tarihçesi    Aristo'un eserlerinin çevirilerinde olasılık sözcüğü, bir gerçeğin rastgelirliliğinin nicelikleştirilmesini ifade etmemektedir, ama bir fikrin ne kadarının genel olarak kabul edildiği ile ilgilidir. Orta Çağ ve sonra Rönesans Çağı'nda birbirini takip eden açıklamalar ve Aristo'nun eserlerinin çevirilerinde yapılan hatalar ile anlam kaymaları ortaya çıkıp bu sözcük bir fikirin olabilirliğinin tasarlanması anlamına gelmeye başlamıştır. XVI. Yüzyıl ve XVII. Yüzyıl'da etikle ilgili din biliminde bulunan olasıcılık bu anlamda ön plana gelmiştir. XVII. Yüzyıl'ın ikinci yarısında olasılık konusunun Blaise Pascal ve Pierre de Fermat tarafından matematiksel olarak incelenmeye başlanması ile olasılık sözcüğü modern anlamına doğru bir yol almıştır. Matematiksel modern olasılık kuramının geliştirilmesi XIX. Yüzyıl'da başlamıştır. Aristo'ya göre olasılık kavramı [değiştir]   Olasılık sözcüğünün ilk kullanılışı 1370'de Oresme'nin Aristo'nun Nokime Etiği adlı kitabının çevirisinde kullanılmış ve olabilir şeyin tabiatını göstermek için kullanılmıştır. Aristo'ya göre olabilirlilik kavramı (antik Yunanca ενδοξον) günün sorunları olarak tan...

Türkiye'deki gönüllü çevreci kuruluşlar ve amaçları

Türkiyedeki gönüllü çevreci kuruluşlar ve amaçları |  görsel 1
Çevre; insanların ve diğer canlıların yaşamları boyunca ilişkilerini sürdürdükleri ve karşılıklı olarak etkileşim içinde bulundukları fiziki, biyolojik, sosyal, ekonomik ve kültürel ortamdır.   Hava, su ve topraklarımızın her geçen gün artan oranlarda kirlenmesi ve önemli bir kısmının kullanılamaz hale gelmesi, özellikle Büyükşehir ve sanayi bölgelerinin çevre kirliliği sebebiyle yaşanamaz hale gelmesi, ozon tabakasının delinmesi, yerkürenin giderek ısınması, doğal kaynakların hızla tüketilmesi; çevreyi korumak amaçlı çevre kuruluşlarının kurulmasına neden olmuştur.   Aşağıda belirli çevre kuruluşlarının isimleri ve amaçları yer almaktadır.     ÇEVRE VE KÜLTÜR DEĞERLERİNİ KORUMA VE TANITMA VAKFI (ÇEKÜL)   ÇEKÜL, ülkemizin doğal ve kültürel mirasını korumak amacıyla 1990 yılında kurulmuş, bir sivil toplum kuruluşudur.   "Doğal kaynakları", "kültürel mirası" ve "insan"ı bir bütün olarak ele alan ÇEKÜL, doğal ve kültürel çevreyi korumak için "kent-havza-bölge-ülke" ölçeğinde projeler geliştirmektedir.   ÇEKÜL'ün "koruma-değerlendirme-yaşatma" amaçlı projelerinin hayata geçirilebilmesi ve sonuç alınabilmesi için benimsenen strateji "kamu-yerel-sivil-özel birlikteliği" ne öncelik verilmesidir.   ÇEKÜL, doğal ve kültürel varlıkların sürekliliğini ülke gündemine taşımak için umut ve özveriyle güçlenen, bilgi ve katılımla beslenen, "gönüllülük" esasına dayalı sivil girişimlerini, "doğa", "k...